İMAM CAFER VE MEZHEBİ

İmam Caferi Sâdık (80 -148 H.)


Hicri I. asrın sonunda ve II. asrın ilk yarısında Medineli Münevvere’de nurlu bir irfan
kaynağı ve Hz. Ali’nin soyuna mensup bir aile vardı. ġehidoğlu Ģehid Hz. Hüseyin’in
ölümü faciasından beri Ehl-i Beyt mensupları sadece Ġlimle uğraĢıyorlar, atalarının
zekâ ve hidayet nurunu aksettiriyorlardı. Onları sahip oldukları Ģeref, basit iĢlerle
uğraĢmaktan ahkoyardı. Bu sayede onlar, daima acısını tattıkları ve hiç faydasını
görmedikleri siyasetten uzaklaĢarak, ilmî çalıĢmalara yönelmiĢler, atadan oğula miras
kalan ictihad mevkilerini korumuĢlardı.
Ali Zeynelâbidin, Ġlim ve asalet bakımından Medine’nin önderi idi. Oğlu Muhammed
Bakır da ondan Ġlim ve irĢat önderliğini miras olarak almıĢtı. Ġslâm âleminin her
tarafından birçok bilginler ona baĢvurur, Medine’ye gelen herkes, kendisini ziyaret
etmeden gitmezdi. Kendisini ziyaret eden ve Ehl-i Beyt taraftarı gözüken sapıklarla,
bürünmüĢ oldukları gizlilik kisvesi altında din dıĢı fikirlere sahip olanları azarlar ve
hayal kırıklığına uğratarak, yüzüstü geri çevirirdi.
Ġslam fıkhının büyük Ġmamlarından Süfyan-i Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, Irak
fakihîerinin baĢı Ebu Hanife onu ziyaret eder ve irĢatlarından faydalanırdı. Irak’ın re’y
ile meĢhur olan büyük fakihi Ebu Hanife, Muhammed Bakırla Medine’de ilk
karĢılaĢtığı zaman aralarında Ģöyle bir konuĢma geçmiĢti:
Muhammed Bakır:

175[38] Zeydiyye mezhebi mensuplarının büyük çoğunluğu bu gün Yemendedir. 1911 M. yılında Yemen’de Osmanlı Ġdaresine karĢı ayaklanan
bir Ġmam, resmen ve siyasî bir varlık olarak kendisini kabul ettirmiĢtir. Bu ülkede 1970 yılında Cumhuriyet ilan edilmeden Önceki Kral
(Ġmanı) da bu hanedana mensuptur.
Ġran’da da bu mezhebe bağlı olanların sayısı yüzbinin üstündedir.Çeviren.
176[39] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/161-164.
177[1] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/165.
104
— Dedemin yolunu ve hadislerim kııyasla değiĢtiren sen misin ? dedi.
Ebu Hanife:
trr Sen, sana lâyık olan bir Ģekilde yerine otur.. Ta ki ben de, bana lâyık olan bir
Ģekilde yerime oturayım: Dedeniz Muhammed?(S. A.)’e hayatında sahabîleri nasıl
saygı duyuyorlarsa, aynı Ģekilde ben de size saygı besliyorum,’dedi.:
Bunun üzerine her ikisi de oturdu ve. Ebu Hanife söze Ģöyle baĢladı:
— Size üç sorum var, lütfen cevap veriniz:
1 — Kadın mı yoksa erkek mi daha zayıftır? Muhammed Bakır:
— Kadın, dedi. Ebu Hanife:
— Kadının mirasta hissesi erkeğe nisbetle kaçtır? diye sordu. O, buna:
— Erkeğin hissesi iki, kadının hissesi birdir, diye cevap verdi.
— Ebu Hanife:
— Dedenizin sözü iĢte budur. Eğer ben onun dinini değiĢtirmiĢ olsaydım, kıyasa
dayanarak, erkeğe bir, ,kadma iki hisse verilmesini söylerdim. Çünkü kadın erkeğe
nazaran daha zayıftır, dedi.
2 — Namaz mı, yoksa oruç mu daha efdaldır?
Ġmam Muhammed Bakır, Ebu Hanife’nin bu sorusuna:
— Namaz daha efdaldır, cevabını verdi. Ebu Hanife:
— Bu da dedenizin sözüdür. Eğer ben onu değiĢ tirĢeydim, kıyas gereğince kadının
ayhâlinden temizlendikten sonra namazı kaza etmesini, orucu da kaza etmemesini
emrederdim, dedi.
3 — Ġdrar mı, yoksa meni mi daha pistir?
Ebu Hanife’nin bu sorusuna da Muhammed Bakır:
— Ġdrar daha pistir, diye cevap verdi. Ebu Hanife:
—Dedenizin dinini kıyasla değiĢtirseydim, idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini,
meni çıktıktan sonra da abdest alınmasını söylerdim. Fakat, kıyasla dedenizin dinini
değiĢtirmekten Allah’a sığınırını, dedi.
Bunun üzerine Muhammed Bakır kalkıp Ebu Hanife’yi kucakladı, yüzünden öptü ve
ikramda bulundu.
Bu olaydan anlaĢılıyor ki, Muhammed Bâkır’ın Ġmamlığını bütün bilginler kabul
ediyor, kendi görüĢleri hakkında ona bir nevi hesap veriyor ve onun baĢkanlığını kendi
istekleriyle teslim ediyorlardı; tâ ki o, kendilerine doğru yolu göstersin.
Muhammed Bakır, bütün sahabilere saygı gösterir, özellikle Ebu Bekr ve Ömer’i
(R.A.) hepsinden üstün tutarak, Ģöyle söylerdi: «Ebu Bekr ve Ömer’in üstünlüğünü
tanımayan Sünneti tanımamaktadır. Muhammed Bakır, bir gün dostlarından Câbir elCufî’ye Ģöyle söylemiĢtir: «Ey Câbir, Irak’ta bizi sevdiğini söyleyen, Ebu Bekr ve
Ömer’e dil uzatan ve kendilerine benim böyle emrettiğimi iddia eden bir topluluk
türemiĢ. Onlara, benim kendilerinden beri olduğumu söyle. Allah’a and olsun ki eğer
ben halîfe olsam, onların hepsini Allah için öldürürüm. Eğer Ebu Bekr ve Ömer’e
Allah’tan rahmet ve mağfiret dilemesem, Hz. Peygamber’in Ģefaatından mahrum
kalırım. Allah’ın düĢmanları onları hakkıyla tanıyamazlar.»
Muhammed Bakır, Kur’an ve îslâm fıkhını, açıklayan, Ģeriatın hikmetlerini kavrayan
ve onun amaçlarını tam olarak anlayan bir zat Ġdi. O, hem Ehl-i Beytin hadislerini,
hem de hiç bir fark gözetmeksizin bütün sahabîlerin hadislerini rivayet ederdi.
Ruhi olgunluğu, kalbinin nuru, idrakinin büyüklüğü sayesinde o, ahlâkî ve içtimaî
konularda pek çok kıymetli sözler söylemiĢtir ki bunların her biri, insanı yüceltmeye
105
kâfi gelir. Burada misal olarak onun Ģu sözlerini naklediyoruz: «Bir insanın gönlüne
bir miktar kibir girerse aklından o kadar eksilir*. Oğlu Ca’fer’e yaptığı nasihattan:,
Yavrucuğum, tenbellik ve bezginlikten sakın. Çünkü bunlar, her türlü fenalığın
anahtarıdır. Eğer tenbellik edersen hakkı yerine getiremezsin. Bezginlik gösterirsen
hakka karĢı sabredemezsin,» Hikmetli baĢka bir sözü: «Zenginleri seven bir bilgin
görürseniz bilin ki o, dünya ehlidir. Bir zaruret olmaksızın hükümdarın yanından ayrılmayan bir bilgin görürseniz bilin ki, o da hırsızdır.»
Ona göre, farzları yerine getirerek Ġlim tahsil etmek, zahitük-ten hayırlıdır. O, Ġlim
adamı hakkında Ģöyle söylemiĢtir. «Allah’a and olsun ki bir âlimin ölümü, Ģeytan için
yetmiĢ ibadet ehlinin ölümünden daha sevindiricidir.»
Muhammed Bakır, 114 H. yılında ölmüĢtür. Ebu’1-Fidâ, Tarih’inde onun 115 H.
yılının baĢında öldüğünü söylemektedir.
îĢte Ġmam Muhammed Baku-, bu vasıfta bir insan olup ilmi ve ilmin gayelerini
hakkıyla kavramıĢtır, bayatını anlatmak istediğimiz îmam Ca’fer’in babası iĢte budur.
Muhammed Bâkır’ın durumundan, onun hangi sülâleye mensup olduğunu bilmek
kolayca mümkündü. Çünkü güzel ahlâk, insanlık ve hakîkata yönelme gibi
meziyetlerinin üstünde o, daima gençlere her yönden güzel örnek
olurdu.
Ġmam Ca’fer’in babası olan bu büyük insan —Muhammed Bakır—, kendisine eĢ olarak
Ģerefli Arap kızlarından el-Kâsım b. Muhammed b. Ebi Bekr’in kızı, yani Hz. Ebu
Bekr’in torunu Ümmü-Ferve’yi seçmiĢtir. Böylece îmam Ca’fer’de hem Hz. Ali’nin
yiğitliği, hem de Hz. Ebu Bekr’in vefakârlığı birleĢmiĢtir. Ayrıca onun kanında Hz.
Ali’nin Ġlim dehâsı ile Hz. Ebu Bekr’in sabır ve ağırbaĢlılığı kaynaĢmıĢtır. el-Milel
Ve’n-Nihal yazarı ġehristânî onun Ģeceresini Ģöyle özetler: «Ca’fer, baba tarafından;
Hz. Peygamber’e, ana rafından da Hz. Ebu Bekr’e dayanmaktadır.»178[2] Doğumu Ve Gençlîğî
Ebu Abdillah Ca’fer-i Sadık iĢte böyle Ģerefli bir baba ve dededen doğmuĢtur. Ehl-i
Beyt ilminin saf ve berrak kaynağı içerisinde yetiĢip büyümüĢ ve böylesine Ģerefli bir
ailenin gölgesinde yaĢamıĢtır. O devrin âdeti üzerine diğer Ehl-i Beyt mensupları gibi
o da çocuk denilecek bir yaĢta kendisini ilme vermiĢtir. Bütün HĠcaz’lıların
gönüllerinde yaĢayan, fazilet, Ģeref ve güzel ahlâk sahibi olduğu herkesçe kabul edilen
dedesi Ali Zeynelâbidin’i görmüĢtür. Ġmam Ca’fer-i Sadık’ın doğum tarihi kesin olarak
bilinmemektedir. Hicrî 80 veya 83 yılında doğduğu söylenmektedir. Bazıları, onun, bu
tarihlerden daha önce doğduğunu ileri sürmektedir. Genellikle Hicrî 80 yalında
doğduğu kabul edilmektedir ki amcası Ġmam Zeyd de aynı yılda doğmuĢtur. Bu tarih,
aynı zamanda Irak’ın büyük fakîhi îmam Ebu Hanifenin de doğum tarihidir. Buna
göre, dedesi Ali Zeynelâbidin öldüğü zaman o, 14 yaĢında olup fikrî erginlik çağına
ulaĢmıĢtı. Gençliğinde, dedesi Ali Zeynelâbidin ve babası Muhammed Bakır gibi
parmakla gösterilen önemli iki kaynaktan feyz almıĢtır.
O, Medine’nin Ġlim muhitinde büyük Ģahabı ve tabiîlerin Ġlim ve hadisle uğraĢtığı bir
çevrede yetiĢmiĢtir. ġüphesiz o, dedesinin yanından ayrılmamakla beraber, hadis ile
uğraĢan tabiilerin meclislerine Öalar ve onlardan büyük dedesi Hz. Muhammed’in
ilmini almakta hiç bir tereddüt göstermezdi. Çünkü, Hz. Peygamber’in Ġlim ve

178[2] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/167-170.
106
hadisleri bütün sahabîlerin arasında yayılmıĢtı; Bazı hadisleri, bir lasjm sahabîler
iĢitmemiĢ olsalar da, sahabîlerin hepsinin onları iĢitmemiĢ olması düĢünülemez.
Dolayısıyla, sahabîlerin bütününün vâkıf olmadığı bir hadis yoktur. Çünkü bir
kısmının duymadığı bir hadîsi, diğer bir kısmı iĢitip öğrenmiĢtir. Hz. Peygamber’in
ilmini almak isteyenler, bu ilme sahip olanlar arasında fark gözetmez. ĠĢte Hz. Ali’nin
teiniz soyundan gelen bu yüksek Ģahsiyetler de, kendilerini tamamen ilme vermiĢler ve
bu ilmi kimde bulmuĢlarsa ondan faydalanmıĢlardır. Ġlim bir adam Ģekline girecek
olsa, Ģüphesiz onu mütevazı bir adam olarak görürdük. Bunun içindir ki bu Ġmamların,
Ġlim ehline karĢı kibirli davranmaları ve sahabîler arasında Ģu veya bu Ģekilde bir fark
görmek suretiyle ilmi asıl kaynaklarından almamaları düĢünülemez.
Ġmam Ca’fer, tahsil çağında hayatta bulunan Ibni ġihab ez-Zührî gibi Medine’de Hz.
Ömer’den ve talebesi olan bazı sahabîlerden Ġlim öğrenmiĢ bulunan bilgin tabiilerden
ders almıĢtır. Bu tabiîlerin bir kısmı, Ehl-i Beyt’e karĢı özel bir ilgi gösteriyordu.
Meselâ, Jbni ġihab ez-Zührî ile îmam Ca’fer’in yaĢıtı olan îmam Zeyd arasında hususî
bir ilgi vardı. Dolayısıyla Ehl-i Beyt ile tabiîlerin ilmî alıĢ-veriĢl’eri çok sıkı idi. Çünkü
hepsi Hz. Peygamber’e dayanmaktaydı.
Burada iĢaret etmek istediğimiz bir husus da Ģudur: Ġmam Ca’fer’in ailesi ile Ebu Bekr
Sıddık ailesi arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Ca’fer’in annesi Hz. Ebu Bekr’in
torunu el-Kâsım b. Muhammed’in kızıdır. el-Kâsım b. Muhammed, halası Hz. ÂîĢe’nin
yanında yetiĢmiĢ ve ondan bir çok hadis rivayet etmiĢtir. el-Kâsım b. Muhammed, aynı
zamanda Medine’Ii yedi fakihten biridir, îlmini bu fakihlerden almıĢ olan Ġmam Mâlik,
el-Muvatta’ adlı eserinde en çok bunların Ġlimlerini toplamıĢtır. Kısaca, Medine’deki
ilmi çalıĢmalar, Ġmam Ca’fer’in ailesini de içine almaktadır.
Her tabii, kendisine ulaĢan hadisleri topluyor ve onları rivayet etmek isteyenlere
aktarıyordu. îmam Ca’fer, annesinin babasına-yetiĢmiĢ, ondan Ġlim tahsil etmiĢtir.
Yani,anne – babası olan el-Kâsım b. Muhammed 108 H. yılında öldüğü zaman Ca’fer
talebelik- devresini geçirmiĢ ve olgun bir yaĢa ulaĢmıĢtı. Daha önce de iĢaret ettiğimiz
gibi el-Kâsım b. Muhammed, hem Hz. ÂiĢe’den, hem de Abdullah b. Abbas’dan Ġlim
almıĢ olup Hz. Ali onun babası Muhammed b. Ebi Bekr’i öz oğlu gibi severdi. Çünkü
Hz. Ali, Ebu Bekr Siddîk’dan dul kalan el-Kasım’m baba-annesi ile evlendikten sonra,
el-Kâsım’ın babası Muhammedi kendi evine almıĢtı.
el-Kâsım; halası Hz. ÂiĢe’den ve Hz. Hasan, Hüseyin ve Abdullah b. Abbas gibi
HâĢimî büyüklerinden hadis rivayet etmiĢtir. Aynı zamanda o, bir fakîh olupL hadisin
metnini, Kur’an ve meĢhur ha-‘ diĢlere kıyas ederek, eleĢtirirdi. Buna göre o, hem fakih
hem de muhaddis idi. Talebesi Ebuz-Zinâd Abdullah b. Zekvan, onun hakkında “elKâsım’dan daha bilgin bir fakih, Sünneti ondan daha iyi bilen bir kimse görmedim.’»
demiĢtir. O, çok dindar, derin bir fıkıh ve dikkatli bir rivayet metoduna malik olmakla
beraber, hâdiseler karĢısında himmet, azim ye keskin .bir görüĢe sahipti. Ġmam Mâlik,
Ömer b. Abdilazîz’den «Eğer elimde olsaydı, el-Kâsım’ı yerime halife olarak
gösterirdim.» dediğini rivayet etmiĢtir.
ĠĢte Ġmam Ca’fer’in ilmî çalıĢmalarını ilerlettiği, bir devirde bu dedesi el-Kâsım
yaĢamakta idi.
Ġmam, Ca’fer-i Sâdık, Ġlimle uğraĢırken ve bu yolda ilerlerken babası ölmüĢtür. O
zaman kendisi 34 veya 35 yaĢında idi. Olgunluk çağı olan 40 yaĢına ulaĢtığı zaman
hem hadis, hem de fıkıh ilmini elde etmiĢ ve bütün fakihlerin görüĢlerini ehemmiyetle
öğrenip en sağlam olan görüĢleri bulmaya çalıĢmıĢtır.
107
îmam Ebu Hanîfe’den Ģöyle rivayet edilir:
«Halife el-Mansur buna; «Ey Ebu Hanife, halk Ca’fer b. Muhammed’e hayranlık
duymaktadır. Ona sormak üzere en zor meseleleri tesbit et.» dedi. «Ben de, onun için
40 mesele hazırladım.» Bundan sonra iki Ġmam Hîre’de el-Mansur’un huzurunda
karĢılaĢmıĢlardır. Ebu Hanife, bu karĢılaĢmayı da Ģöyle anlatır:
«el-Mansur’un huzuruna girdiğim zaman Ca’fer b. Muhammed sağında oturuyordu.
Onu görünce içimde öyle bir korku belirdi ki bu, el-Mansur’un heybetinden değil,
Ca’fer-i Sadık’in heybetinden geliyordu. Selâm verdim ve Halife bana oturmamı iĢaret
ettikten sonra, ona dönüp beni göstererek, îĢte Ebu Hanife’dir, dedi. Ca’fer i Sadık da
«evet» dedikten sonra Halife bana dönüp, ey Ebu Hanîfe, meselelerini Ca’fer’e sor,
dedi. Ben hazırladığım meseleleri ona tek tek sordum. O; sîz bu hususta Ģöyle
diyorsunuz. Medîneliler Ģöyle diyor, biz de böyle diyoruz… Bâzan aramızda görüĢ
birliği oluyor, bâzan da birbirimize muhalefet ediyoruz, dedi. Nihayet sorduğum 40
meselenin hepsini cevaplandırdı.»
Ebu Hanîfe, bunları anlattıktan sonra, «Ġnsanların en bilgini, onların ihtilâflarını en iyi
bilendir.» demiĢtir.
Ġmam Ebu Hanife doğru söylüyordu. Çünkü fakihlerin ihtilaflarını, görüĢlerini, iĢbat
için ileri sürdükleri delilleri, en doğru olan görüĢe ulaĢmak için kullandıkları metodları
bilmek Ģarttır.ĠĢte Ca’fer-i Sâdık, böyle bir bilgiye sahip olduktan sonradır ki, görüĢler
arasında bir karĢılaĢtırma ölçüsü bulabilmiĢtir. Onun fıkhı, ne Irak ne de Medine
fıkhının aynıdır. O, kendine has bir fıkıh meydana getirmiĢtir. Gerçi Irak, Medine ve
îmam Ca’fer’in fıkhı da Kur’an-ı Kerim ile Hz. Peygamber’in Sünnetinin gölgesinde
doğup büyümüĢtür.179[3] Kozomoloji (Kevniyyât = Evrenbilim) Hakkındaki Görüşü
Ġbni Hallikân, «Vefeyâtu’l-A’yân» adlı eserinde Ca’fer-i Sâdık’ı Ģöyle tanıtır:
«îmamiyye mezhebinin oniki Ġmamından biridir. Ehl-i Beyt’in ulularından olup
sözünde sadakatli olduğu için «Sâdık» lâkabını almıĢtır. Üstünlüğü herkesçe
bilinmektedir. Sufî ve Tarsuslu Câbir b. Hayyan onun talebesi idi. Câbir b. Hayyan,
Ca’fer-i Sâdık’ın beĢyüz adedi bulan risalelerini bin varaklık bir kitapta toplamıĢtır.
Ca’fer-i Sâdık, Medine’deki Bakî’ mezarlığında yatmakta olan babası Muhammed
Bakır, dedesi Ali Zeynelâbidin ve dedesinin amcası Hasan b. Ali’nin kabrine
defnedilmiĢtir. Onun yattığı mezar iĢte böyle mübarek ve Ģerefli bir yerdir».180[4] Bu ifadeden Ģu iki husus anlaĢılmaktadır:
1 — Büyük bir kimya bilgini olan; tabiat, kimya ve akaide dair bir çok eserleri
bulunan Câbir b. hayyan, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir.
2 — Câbir b. Hayyan’m neĢrettiği bu beĢyüze yakın risale aslında Ca’fer-i Sâdık’a
aittir. Fakat bu husus tetkike muhtaçtır. Çünkü Câbir’e nisbet edilen bu risaleler,
Ca’fer-i Sâdık’a ait olsaydı, Câbir’in bunu, açıkça ona nisbet etmesi gerekirdi. Câbir,
Ģiiliğe temayülü olan bir kimsedir. O halde, Hz. Ali soyundan olan çağındaki en büyük
Ġmamın sözlerini ona nisbet etmeksizin nakletmesi akla yatmaz. Ancak, Câbir, bu
risalelerin Ca’fer-i Sâdık’tan aldığı ilham ve iĢaretlerin eseri olduğunu söylemiĢtir.
Bu risalelerin Ġmam Ca’fer’e nisbet ediliĢi ne derecede doğrudur, bilemiyoruz. Ancak,

179[3] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/170-172.
180[4] Vefeyâtul-AYân, c. I, s. 105.
108
Ġmam Ca’fer’in bu Ġlimlerle uğraĢtığı anlaĢılmaktadır. Zira, onun zekâ ve manevi gücü,
her çeĢit ilmi öğrenmeye kendisini sevketmiĢtir. Ġmam Ca’fer’in Kozmoloji (Evren
bĠlim = Kevniyyât) ile uğraĢtığına dair elimizde birçok delil vardır. O, bu ilmi Allah’ı
bilmek, Otoun vahdâniyyetini isbat etmek hususunda bir vâsıta olarak kullanırdı. O, bu
konuda, Kur’an’m kâinat hakkında insanları düĢünmeye davet ettiği metoda uyardı.
Mufaddal b. Amr’e imlâ ettirdiği «Risale tu’t-Tevhîd» adlı eserinde güneĢ, gece ve’gündüz, karanlık ve ıĢık hakkında Ģöyle söylemektedir:
«Gündüz ve gece devletini ayakta tutmak içîn güneĢin doğuĢ ve batıĢını düĢününüz.
Eğer güneĢ doğmasaydı dünyamız saçma bir Ģey olurdu. Ġnsanlar maiĢetleri için
çalıĢamazlar, kapkaranlık bir dünyada iĢlerini yürütemezlerdi. Onlar, ıĢığın tadını
kaybettikten sonra hayatta hiç bir saadet duyamazlardı. GüneĢin doğusundaki faydalar
açıktır, onları uzun uzun anlatmaya ihtiyaç yoktur… GüneĢin batıĢını düĢününüz. O
batmasaydı insanlar için huzur ve sükûn olmazdı. Halbuki onlar, bedenlerini
dinlendirmek, duygularını toparlamak, yediklerini sindirmek, besinleri organlarına
yararlı olacak bir Ģekilde hazmedecek sindirim cihazlarını harekete geçirmek için huzur ve istirahata nekadar muhtaçtırlar. Ġnsanları yeniden ve sürekli olarak çalıĢmaya
sevkeden Ģevk, böyle bir istirahattan sonra ortaya çıkmaktadır. Ġnsanların çoğu,
gecenin karanlığı basmasaydı kazanmak, biriktirmek ve mal sahibi olmak için hiç
istirahat etmezdi. Ayrıca yer yüzü, güneĢin sürekli ıĢın ve sıcaklığı altında durmadan
ısınırdı. Allah, hikmet ve tedbiri ile güneĢin belirli vakitlerde doğuĢ ve batıĢını takdir
etmiĢtir. Tıpkı bir evin lâmbası gibi, ev halkı ihtiyaçlarını gidersin diye bir müddet
çevresini aydınlatmakta, sonra onların istirahat ve huzurlarını sağlamak için
sönmektedir. Böylece, karanlık ve ıĢık, birbirine karĢıt olmakla beraber, dünyanın nizamını sağlamak için biri diğerini desteklemektedir.
«Bundan sonra güneĢin yükseliĢini, yılın dört mevsimini meydana getirmek için
alçalıĢını, bunlardaki tedbir ve maslahatı düĢününüz! KıĢın ağaç ve bitkiler üzerindeki
ısı azalıyor, bunlar meyve ve ürün verme hazırlığı yapıyor, hava yoğunlaĢıyor,
dolayısıyle bulut ve yağmurlar meydana geliyor, hayvanların vücutları kuvvet ve sağlamlık kazanıyor. Bahar olunca, canlılara bir hareket geliyor, doğrucu unsurlar ortaya
çıkıyor, bitkiler filizleniyor, bir süre sonra da çiçekleniyor. Hayvanlar çiftleĢerek
yavrulamaya hazırlanıyor. Yazın hava ısınıyor, meyveler olgunlaĢıyor, vücutlardaki
fazlalıklar atılıyor, yeryüzü kuruyarak iĢ ve bina yapmaya elveriĢli bir hale geliyor.
Güzün hava berraklaĢıyor, hastalıklar gidiyor, vücutlar sağlamlaĢı-yor ve geceler
uzuyor!.. Hava bu mevsimde gayet güzelleĢiyor ve türlü faydalar meydana geliyor…
Yılın devretmesini sağlamak için güneĢin oniki burcu dolaĢmasını ve bundaki tedbiri
düĢününüz t Dört mevsim iĢte bu devir sayesinde meydana gelmektedir.»181[5] Bu ifadelerin Ca’fer-i Sâdık’a nisbeti doğru ise onun kozmoloji, burçlar ve yıldızlar
hakkındaki Ġlimlerle uğraĢtığı bir gerçektir.
Adı geçen risalenin, Ca’fer-i Sâdık’a nisbetini reddedecek bir delile sahip değiliz.
Ġmamiyye (Ca’feriyye) mezhebi mensupları, bu risalenin Ġmam Cafer’e ait olduğunu
kabul etmektedirler. Kesin bir delil olmadıkça bir çok bilginlerin kabullendiği bir
görüĢü reddetmek doğru değildir. Çünkü bir delile dayanmaksızın herhangi bir fikri
ortaya atıp kabul ettirmek, ilmi de Ġlim geleneğini de temelinden yıkar.
DüĢünebilenler, böyle bir yola baĢ vurarak, delilsiz bir dâvayı ortaya atmazlar.
Tarihçiler, Ca’fer-i Sâdıkla Câbir b. Hayyan arasındaki ilgiyi kabul etmektedirler.

181[5] Risaletu’t-Tevbid, s, 48, 49.
109
Câbir, itikad ve Ġman esasları konusunda îmam Ca’fer’den ders almıĢ ve onun
görüĢlerini benimsemiĢtir, Ġmam Ca’fer’in, eĢyanın mahiyetleri, madenlerin özellikleri
ve eĢyanın birbiriyle karıĢımından çıkan neticeler üzerinde durduğunu yine tarihçiler
anlatırlar. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, adı geçen risalenin ihtiva ettiği bilgilerin,
hiç olmazsa, büyük bir kısmı Ġmam Ca’fer’e aittir.
Ġmam Ca’fer, Ġslâm âleminde felsefî Ġlimlerin Arapçaya girmeye, felsefe ekollerinin
kurulmaya ye araĢtırmaların düzenli bîr Ģekil almaya baĢladığı bir çağda yaĢamıĢtır.
Çünkü Emevîlerin sonuna doğru ve Abbasîlerin ilk devirlerinde, Süryanîler ve
baĢkaları vasıtasıyla Ġslâm düĢüncesine Hint ve Yunan düĢüncesi girmeye
baĢlamıĢtır.182[6] Cefr İlmi183[7] Ġmam Ca’fer’in propagandasını yapanlar, onun Ġlim ve incelemeleriyle yetinmezler;
ona, çalıĢıp okumakla öğrenilmeyen, fakat Peygamber (S.A.V.)’in Hz. Ali’ye verdiği
ve onun da, Peygamber’-den aldığı vasiyet üzere, kendisinden sonra gelen oniki Ġmama
devrettiği bir Ġlim nisbet ederler, iĢte onlar oniki Ġmamdan altıncısını teĢkil eden Ġmam
Ca’fer’e nisbet olunan bu ilme «Cefr ilmi» adını vermiĢlerdir.
Cefr kelimesi, aslında, kemikleri irileĢmiĢ ve sertleĢmiĢ kuzuya denir. Bu kelime, daha
sonra deri mânasına kullanılmıĢtır, Ġmam Ca’fer’in Cefr ilmine sahib olduğunu iddia
edenlere göre bu Ġlim, tahsille elde edilmeyen ve Allah katından verilen bir ilmin
adıdır. Günümüzdeki bazı Ģiî yazarları bu konuda Ģöyle derler: «Cefr ilmi, dünyanın
sonuna kadar meydana gelecek hâdiselerin bilinmesini sağlayan harflerin ilmidir.
Ġmam Ca’fer’in Cefr ilmine sahip olduğu kendisinden nakledilmiĢtir. O, bu ilmi Ģöyle
anlatmıĢtır: Cefr, deriden bir kap olup geçmiĢ Ġsrailoğulları bilginlerinin ilmi onun
içindedir. O bilginlerden Cefr’e dair birçok Ģey bize kadar gelmiĢtir. Bu ilmi ve onunla
ne kasdedildiğini bilmesek de, Cefr ilminden bahseden bazı hadisleri biliyoruz. Bu
Ġlim, îsrailoğulları bilginlerinin faydalandığı kaynaklardandır. Allah, bu Ģerefli ilmi
onlara ihsan etmiĢtir»184[8] .
Muhammed b. Yakub el-Kuleynî (el-Kulînî, Öl. 328 H.) «el-Kâfi» adlı eserinde — bu
eser, Ġsnâ-AĢeriyye mezhebine göre kaynak vazifesi gören dört hadis kitabından
biridir— Ģöyle demektedir: «Cefr1-de Musa’nın Tevratı, isa’nın Ġncili ve bütün
Peygamber ve vasilerin, geçmiĢ îsrailoğulları bilginlerinin Ġlimleri, helâl, haram,
olmuĢ ve olacak Ģeylerin ilmi mevcuttur. Cefr iki kısma ayrılır: Birinci kısmı keçi
derisi üzerine yazılmıĢ kitaplar, diğeri de koç derisi üzerine yazılmıĢ kitaplardır.»
el-Kuleyni, el-Kâfi’sinde aynen Ģunları da söylerler: «Ġmam Ca’fer-i Sâdık Ģöyle
demiĢtir: Bu gün sabahleyin, Allah’ın Hz. Mu-hammed’e ve O’ndan sonra gelecek olan
Ġmamlara özel olarak vermiĢ olduğu Cefr kitabına baktım. Orada bizim gaib Ġmam (bu
onikinci Ġmanıdır)’m doğuĢunu, Sâmmarra’da kayboluĢunu, geri dönüĢündeki
gecikiĢini, ömrünün uzunluğunu, o zaman mü’minlerin karĢılaĢacağı belâları,
kalblerinde Ģüphelerin doğuuĢnu, çoğunun dinlerinden dönüĢünü ve Kur’anda Allah’ın,
«Her insanın amelini kendi boynuna doladık»185[9] âyetiyle iĢaret buyurduğu Ġslâm
bağını, yani velayeti omuzlarından atıĢını düĢündüm.»

182[6] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/173-175.
183[7] Halk arasında Turkçemizde genel olarak bu ÜĠm, «C3fr Ġlmi» diye bilinir. Çeviren.
184[8] Seyyid Muhammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitab es-Sâdıt, c. I, s, 109.
185[9] Ġsra Sûresi, 13.
110
«Ey Peygamber’in torunu, bildiğin bu Ġlimle bizi birazcık Ģereflendirmez misin?dedik.
O da bize Ģöyle cevap verdi: Allah, bizden gelecek kaim’e peygamberlerinin
sünnetlerinden bazı Ģeyler ihsan etmiĢtir. Meselâ, Nuh’un sünnetinden uzun
ömürlülüğü, Ġbrahim’in sünnetinden gizlice doğmayı ve insanlardan uzak yaĢamayı,
Musa’nın sünnetinden baĢkalarını korkutma ve gözden gaip olmayı, Ġsa’nın
sünnetinden kendisi üzerinde insanların ihtilâfa düĢmesini, Eyyub’un sünnetinden
sıkıntıya uğradıktan sonra ferahlığa kavuĢmayı, Muhammed’in sünnetinden de kılıçla
ortaya çıkmayı vermiĢtir. Kaim, iĢte O’nun hidayetine uyar ve O’nun yolundan
gider.»186[10] Bundan sonra el-Kâfî’de, Cefr’in Ġmam Ca’fer’e verilen bir kitap olduğu ve onun zaman
zaman bu kitaba baĢvurarak olmuĢ ve olacak Ģeylere ait gayb ilmini gerek harfler,
gerek remzler, gerekse haberler vasıtasıyla bildiği anlatılmaktadır. Bir kısım
Ca’ferüerin iddiasına göre Cefr, her Ġmamın kendisinden sonra gelen Ġmama bıraktığı
bir kitap veya Ġlimdir. Daha sonra el-Kuleynî, el-Kâfî’sinde aynen Ģöyle demektedir:
«Allah Tealâ, Peygamberine bir kitap indirdi. Bu kitabı getiren Cebrail, ey
Muhammed, bu senin asil (necib)’lere vasiyyetindir, dedi. Muhammed de, ey Cebrail,
asiller kimlerdir? diye sordu. O da: Ali ve evlâtlarıdır, dedi. Bu kitap üzerinde altın
mühürler vardı. Hz. Muhammed, aldığı bu kitabı Ali (R.A.)’ye verdi. Ona mühürlerden
birini açıp onunla amel etmesini söyledi. Sonra Hz. Ali, bunu oğlu Hasan’a verdi. O da
bunun bir mührünü açıp onunla amel etti. Sonra Hasan, onu kardeĢi Hüseyn’e verdi.
Hüseyn de onun bir mührünü açınca kendisine; ailenle birlikte Ģehid olmaya çık;
onlara Ģehid-lik, ancak seninle nasip olacaktır. Canını Allah’a sat …denildiğini gördü.»
«Daha sonra o, bu kitabı oğlu Ali Zeynelâbidin’e verdi. O da, bunun bir mührünü
açınca kendisine; baĢını eğerek sus, evine çekil, ölünceye kadar Rabbma ibadet et,
diye emredildiğini gördü. Sonra o, bunu oğlu Muhammed Bakır’a verdi. Muhammed
Bakır da, bunun bir mührünü açınca; insanlara anlat, onlara fetva ver, Ehl-i Bey t’in
Ġlimlerini yay, salih atalarını doğrula, Allah’tan baĢka kimselerden korkma, sana kimse
dokunamaz… sözleriyle karĢılaĢtı. Sonra onu Ca’fer-i Sâdık’a verdi. O da,
bunda;*insanlara anlat, onlara fetva ver, yalnız Allah’tan kork, Ehl-i Beyt’in Ġlimlerini
yay, atalarını doğrula. Çünkü sen eman ve muhafaza altındasın… sözlerini
gördü.»187[11] Ġslâm bilginleri, Ġsnâ-aĢeriyyeden Cefr ilmi hakkında bir çok Ģeyler nakletmiĢlerdîr.
Kimisi bu mezhebe bağlı olanların görüĢlerini açıklamak, kimisi de onlarla alay etmek
için Cefr’den bahsetmiĢtir. Ġbni Kuteybe, «Uyûn’l-Ahbâr» adlı eserinde Ģöyle anlatır:
Talha b. Musarrif der ki: Ben abdestli olmasaydım Ģiüerin Cefr’e dair sözlerini size
anlatırdım. Zeydîlerin reisi olan Harun b. Sa’d el-Ġclî de bir manzumesinde Ģöyle
demiĢtir:
«Görmez inisin Rafizîleri, bölük bölük oldular! Hepsi de kötü sözler söyler Ca’fer
hakkında Onlardan bir bölük, ilâh dedi ona.188[12] Diğer bir bölük de tertemiz
peygamber dedi. Eğer onların sözünden razı olursa Ca’fer, Allah için ben Cafer’i
bırakırım. Cefr derisine ĢaĢarım onların. Cefr’le uğraĢanlardan Allah’a sığınırım.» Bu
Ģiirde yer alan Ģu beyt dikkati çekmektedir: «Onlar fil sırtlandır, zinci kızıldır
Deselerdi daha doğru söylemiĢ olurlardı».189[13] Ebu’1-Alâ el-Maarrî de, Cefr hakkında

186[10] Mûsâ CaruIIah, el-VeĢîa fî Nakdi Akaid’iĢ-ġia, s. 99, Hancı baskısı, Mısır.
187[11] el-Kıdeynî, el-Kâfî, c I, s. 132
188[12] Ġmam Ca’fer’e ilâh diyenler, Hattâbiyye fırkasına Bağlı olanlardır.
189[13] Uyûnu’l-Ahar, c. II, s. 145, Dâru’l-Kütüb baskısı, Mısır.
111
Ģöyle söylemiĢtir: «Hayret ettiler Ehli Beyte, Ġlimleri Cefr derisinde gelince. Küçük
olduğu halde müneccimin aynası, Çöl olsun, mamur olsun gösterir her yeri.»
Cefr hakkında söylenilenlerin bir kısmı bunlardır. Burada Ģu üç noktayı belirtmek
bizim için bir vazifedir:
1 — Biz, Cefr ile ilgili sözlerin Ġmam Cafer-i Sâdık’a nisbetini kabıü etmiyoruz.
Çünkü Cefr, gayb ilmi ile alâkalı bir Ģeydir. Gayb ilmini ise, Allah kendi zatına
hasretmiĢtir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e Ģöyle buyurulmuĢtur: «De ki: ben
nefsim için ne bir hayra, ne de bir kötülüğe mâlikim. Ancak Allah’ın dilediği
müstesnadır. Ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim. BaAa hiç
bir kötülük de dokunmazdı.»190[14] Allah, Peygamberine gaybe ait bir takım bilgiler vermiĢtir. Fakat, O’na bunları mu’cize
olmak üzere vermiĢtir. Nitekim Kur’an’-daki Ģu âyetler böyledir: «Elif Lâm Mim,
Rumlar (Bizanslılar) yenilgiye uğradı, yakında bir yerde. Halbuki onlar, bu
yenilgilerinin ardından galip olacaklar, bir kaç yıl içinde, Önünde de sonunda da emir
Allah’ındır. Ogün mü’mlnler de sevinecek, Allah’ın yardımıyla. O, kimi dilerse ona
yardım eder. O, pek güçlüdür ve pek esirgeyicidir.»191[15] Cefr’i kabul etmemek, îmam Ca’fer’in değerini azaltmaz. O, Allah’ın dininde bir Ġmam
ve hüccet olup Ġmam Ebu Hanife ve Mâlik gibi büyük fakihler, Süfyan-ı Sevrî ve
Süfyan b. Uyeyne gibi büyük muhaddisler ondan Ġlim almıĢlardır.
2 — Ġmam Cafer’e nisbet edilen Cefr ile ilgili rivayetlerin çoğu el-Kuleynî yoluyla
gelmektedir. Bu el-Kuleynî, aynı zamanda Ġmam Ca’fer’in Kur’an’da eksiklik
bulunduğunu söylediğini de rivayet etmiĢtir. El-Kuleynî’nin Kur’an’la ilgili bu
rivayetinin yalan olduğunu, Ġmam el-Mardî ve öğrencisi et-Tusî gibi Isnâ-AĢeriyye’nin
büyük Ġmamları ortaya koymuĢ ve Ġmam Ca’fer’den bu rivayetin tam aksini
nakletmiĢlerdir. Asılsız bir Ģeyi böyle bir Ġmama nisbet ederek rivayet eden kimsenin
bütün rivayetleri, hakikat araĢtırıcıları nazarında kabul edilmeye lâyık değildir.
3 — Ca’ferî Mezhebi bilginleri, Ģimdi de Ġmam Ca’fer için yaz-dızları
haltercemelerinde Cefr ile ilgili rivayetleri ona nisbet ediyorlar. Fakat bunları teyid
edecek herhangi bir Ģey ortaya koyamıyorlar, sadece onları nakille yetiniyorlar.
Bana göre Cefr fikrini, Îsnâ-AĢeriyye mezhebine sokanlar Hat-tâbîlerdir. Makrîzî’nin
«el-Hıtat» adlı eserinde Ģöyle denilmektedir: «Hattâbilerin hepsi Ca’fer-i Sâdık b.
Muhammed’in kendilerine «Cefr» denilen bir deri bıraktığını, bu deride ihtiyaç
duydukları bütün gayb Ġlimleri ile birlikte Kur’an tefsirinin bulunduğunu iddia
etmiĢlerdir.»192[16] Hattâblerin baĢı olan Ebu’l-Hattâb Muhammed b. Ebî Zeyneb’in sözlerini Ġmam
Ca’fer’in nasıl reddettiğini ileride göreceğiz.193[17] İmam Cafer İlmî Île Çağdaşlarına Feyz Veriyor
Ġmam Ca’fer’e, kendisinin de reddettiği bir takım sıfatlar verenleri bir yana bırakalım
ve onun gerçek sıfatlarıyla yüksek meziyetlerini anlatalım. Ġmam Ca’fer’in öyle yüksek
meziyet ve sıfatları vardır ki, kendisinden sonrakilerin hiç birisi bunlara sahip
olamamıĢtır. O, gençliğinde atalarından ve çağındaki büyük bilginlerden Ġlim tahsil

190[14] El-A’raf Sûresi, 188.
191[15] Rûm Sûresi, 1-5.
192[16] el-Hıtat, c. II, 3. 352, Bulak, Mısır.
193[17] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/175-179.
112
etmiĢtir. Babasından ayrıca güzel sohbeti, iyi insanlarla düĢüp kalkmayı öğrenmiĢtir.
Babası îmam Muhammed Bakır, kendisine Ģu öğütlerde bulunmuĢtur:
«Fâsıkla arkadaĢlık etme. Çünkü böylesi, seni tamah ettiği bir lokmaya değiĢir. Cimri
ile de arkadaĢlık etme. Çünkü o da, en çok ihtiyaç içinde olduğun bir anda, malım
elimden gider diye, seninle ilgisini keser. Yalancı ile de arkadaĢlık etme. Çünkü o,
serap hükmündedir; sana uzaktan yakın, yakından da uzak görünür. Ahmakla da
arkadaĢlık etme. Zira o, sana iyilikte bulunmak istediği halde kötülük eder. Akraba
tanımıyanla da arkadaĢlık etme. Çünkü ben, böylesini Allah’ın kitabında lanetlenmiĢ
olarak gördüm.»194[18] Rivayet edildiğine göre Irak’ın hadis bilgini ve Kûfe’nin vaizi Süfyan’ı Sevri, bir gün
îmam Ca’fer’in meclisinde bulunuyordu. Ca’fer ise hiç konuĢmuyordu. Süfyan-ı Sevri:
— Benimle konuĢmadıkça buradan kalkıp gitmem, dedi. îmam Ca’fer de Ģöyle cevap
verdi:
— Ben seninle konuĢuyorum. Ey süfyan, sen, çok konuĢmaktan ne iyilik bekliyorsun.
Allah sana bir nimet verirse, sen de bunun devamını arzu edersen, Allah’a hamd ve
Ģükrü artır. Çünkü Allah Kur’an’da:«And. olsun ki Ģükrederseniz elbette size
(nimetimi) arttırırım»195[19] buyurmuĢtur. Rızk’ın gecikirse istiğfarı arttır. Zira Allah;
«Rabbımzdan mağfiret dileyin. Çünkü O, çok yarhgayıcıdır. O, gökten bol bol yağmur
salıverir. Mallarınızı, oğullarınızı çoğaltır. Size bağlar, bostanlar verir ve sizin için
ırmaklar akıtır.»196[20] buyurmuĢtur. Ey Süfyan, sultan veya baĢka birinin iĢi seni iyice
üzerse «Lahavle velâ kuvvete illâ billâh = Her türlü güç ve kuvvet Allahmdir» sözünü
çok söyle. Çünkü bu düa, kurtuluĢun anahtarı ve cennet hazinelerinden biridir.
Bunun üzerine Süfyan-ı Sevri, elini sıktı ve «Nekadar önemli üç öğüt!» dedi.
Ġmam Mâlik, Ca’fer-i Sâdık’tan Ġlim almıĢtır. O, îmam Ca’fer’in meclisine sık sık gelir,
fıkıh ve hadis öğrenirdi. Ġmam Ebu Hanife de, Ca’fer’den bir kısım rivayetlerde
bulunmuĢtur. Ġmam Ebu Yusuf ve Muhanımed’in «el-Âsar» adlı eserlerini
okuduğumuz zaman Ebu Hanife’nin Ca’fer-i Sâdık’tan yaptığı rivayetleri görürüz.
Ġmam Ca’fer, güvenilir büyük bir insandı Ġmam Ebu Hanife kendisiyle yaĢıt olan Ġmam
Ca’fer’den istifade etmekten çekinmemiĢtir. ġii müelliflere göre Ebu Hanife, tam iki yıl
Ca’fer-i Sâdık’m yanından ayrılmamıĢtır. Ebu Hanife’nin bu iki yılı iĢaret ederek «Ġki
yıl olmasaydı Numan heiâk olurdu» dediği rivayet edilir.
Ebu Nuaym el-Ġsfehânî, «Hilyetu’l-Evliyâ» smda Ģöyle demektedir: «Ca’fer-i Sâdık’tan
birçok tabiîler rivayet etmiĢtir. Yahya b. Sâid el-Ensarî, Eyyub es-Sahtiyânî, Ebân b.
Taglib, Ebu Amr b. el-Alâl Yezid b. Abdillah b. el-Hâdî bunlar arasındadır. Mâlik b.
Enes, ġu’be b, el-Kâsım, Süfyan b. Uyeyne, Süleyman b. Bilal ve Ġsmail b. fer gibi
büyük Ġmamlar ondan hadis rivayet etmiĢtir».197[21] Çok tuhaftır ki bu büyük Ģahsiyetler, Ca’fer-i Sâdık’tan rh ettikleri halde, hicrî üçüncü
yılda gelen hadisçilerin çoğu, Ca Sâdık’tan rivayet edilen Ģeylere Ģüphe ile
bakmıĢlardır. Elbettt jriezhep taassubundan ileri gelmektedir. Gerçi ġiilerin bir kısmı:
Ca’fer’e, söylemediği bazı Ģeyleri nisbet etmiĢlerse de, bu, onu: refini eksiltmez. Keza,
îmam Ca’fer vasıtasıyla Hz. Ali’ye nisbet len bir takım yalancıların sözleri, Hz. Ali’nin
de Ģerefini düĢül Nitekim ifratçılarm Meryem oğlu Hz. Ġsa’ya Tanrılık isnatları da,

194[18] Hılyetul-Evliyâ, c. III, s. 183.
195[19] Ġbrahim Sûresi, 7.
196[20] Nuh Sûresi, 10 -12.
197[21] Hılyetul-Evliyâ’, c. III, s. 199.
113
çekte O’nun değerini aĢağı düĢürmemektedir.198[22] İmam Cafer Ve Siyaset
ġehristânî, Ca’fer-i Sâdık hakkında Ģöyle söyler: «O, dinde de-. riii bir Ġlim, hikmet’de
kâmil bir edep, dünya hususunda büyük bir züht sahibi ve Ģehevî arzulardan tamamen
uzak idi. Medine’de uzun müddet oturmuĢ, kendi taraftarlarına çok faydalı olmuĢtur.
O, kendisine bağlı olanlara ilmin sırlarım öğretmiĢtir. Sonra Irak’a gelmiĢ, orada bir
müddet oturmuĢtur. Bu sırada hiç bir kimse ile hilâfet ve Ġmamet meselesini tartıĢma
konusu yapmamıĢtır. Çünkü Ġlim denizine dalan, sahil aramaz. Hakikatin doruğuna
çıkan, düĢmekten korkmaz. Allah ile dost olan, insanlardan uzaklaĢır. Allah’dân baĢkasıyla dostluk eden kimseyi de, Ģeytan arkasına takıp götürür.»
Bu sözler açıkça göstermektedir ki, îmam Ca’fer, hilâfet peĢine düĢmediği gibi onunla
ilgili sözleri dahi dinlememiĢtir. Bu, ittifakla kabul edilen bir husustur. Fakat
înıamiyye Mezhebine bağlı olanlar, Ca’fer-i ġâdık’ın, çağının Ġmamı olduğunu,
«Takiyye» prensibini benimsediğini, hattâ: «Takiyye benim ve atalarımın dinidir»
dediğini ileri sürmüĢlerdir. Onlara göre takiyye, mü’minin inandığı bazı Ģeyleri, baskı
ve iĢkenceden korktuğu veya gayesine bu yolla ulaĢma imkânını elde etme duygusuna
sahip olduğu için gizlemesi ve açığa vurmamasıdır. Bu görüĢün dayandığı temel,
Kur’an’m, «Müminler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu
yaparsa artık ona Allah’tan hiç bir Ģey yoktur. Meğer ki onlardan gelebilecek bir
tehlikeden dolayı korkmuĢ olasınız. Allah, size kendisinden korkmanızı
emrediyor»199[23] âyet-i kerimesidir.
Ġmamiyye mezhebine mensup olmayanlar da, Ca’fer-i ġâdık’ın hilâfet istemediğini
Ġsrarla ileri sürmektedirler. Bu ihtilâfın iki sebebi vardır.
1 — Ġmamiyye mezhebine göre Ġmamete veraset veya Peygamber (S.A.V.)’in vasiyyeti
ile eriĢilir. Ötekilere göre ise Ġmamet, biat ve bilfiil iĢ baĢına geçmekle olur.
2 — Ġmamiyye mezhebine göre Ġmam, fiilen iĢ baĢına geçmese ve kendisi için bir
davetçi (dâî) çıkarmasa dahi Ġmameti muteber sayılır. Ġmam Zeyd bahsinde de
söylediğimiz gibi, Zeydiler bu görüĢe muhalefet etmiĢlerdir.
îmam Ca’fer, kendisinin Ġmam olduğunu iddia etmediği halde Irak’taki Ģiîler gizli
toplantılarında onu Ġmam olarak anıyorlar ve mezhebine bağlanıyorlardı. Fakat, Ca’feri Sâdık’ın tamamen uzak olduğu bir takım fikirleri onun adına ortaya atmaktan
çekinmiyorlardı. ġiîlik satan bu gibi insanlara karĢı Ca’fer-i Sâdık’ın almıĢ olduğu
vaziyeti söz konusu etmeden önce, onun gözleri önünde Ehl-i Beyte yapılan mihnetleri
anlatmak istiyoruz.
Ca’fer-i Sâdık; amcası Zeyd b. Ali Zeynelâbidin’in, Emevi halifesi HiĢam b.
Abdilmelik devrinde hak talebiyle ortaya çıkıĢını, Ehl-i Beyt’den bilgili ve tecrübeli
insanların uyarmasına ve Hz. Hüseyin’i ailesiyle birlikte iĢ ciddileĢince Ibni Ziyad’m
pençesine bırakıp kaçan Irak’lılara güvenmemesini hatırlatmasına rağmen, meydana
atıldığında feci Ģekilde öldürülüĢünü, daha sonra kabri, eĢilerek temiz cesedinin bir
hurma kütüğüne asılısını gözleriyle görmüĢtür. Yine o, Ġmam Zeyd’in zürriyetinin,
oğlu Yahya dâhil olmak üzere, daha sonra ard arda nasıl öldürüldüğünü müĢahede
etmiĢtir.

198[22] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/179-181.
199[23] Al-i Ġmran, 28.
114
Ru acıklı olaylar sona ermiĢ; fakat, Ca’fer-i Sâdık’m ruhunda çok ağır etkiler
bırakmıĢtır. O, çağındaki Ģiîlerin kendilerini nasıl aldattığını, gerekince onlara yardım
etmediğini, bol bol konuĢup hiçbir iĢ yapmadığını, teĢvik edip iĢ sıkıya binince
kaçtığını iyice öğrenmiĢtir. Fakat aslında, Hz. Ali’nin de daha önce dediği gibi, onların
tuzağına düĢen gerçekten aldanmıĢtır.
Abbasî devleti kurulunca bu devletin baĢına geçenlerden, amcaları Hz. Ali’nin
evlâtlarına karĢı daha yumuĢak ve daha lûtufkâr davranmaları bekleniyordu. Ebu’lAbbas es-Seffah devrinde bunun belirtileri de görülmeye baĢlamıĢtı. Fakat el-Mansur
tahta çıkınca Medine’de Hz. Ali’nin torunlarından Muhammed b. Abdillah b. el-Hasen,
Irak’ta da kardeĢi Ġbrahim ayaklandılar. Bundan sonra Hz. Ali evlâtlarına karĢı yine
baskılar Ģiddetlendi ve hepsi göz hapsine alındı. Daha sonra iĢ, kanlı bir facia ile
nihayete erdi. Bu arada, Muhammed en-Nefs-üz-Zekiyye (Muhammed b. Abdillah b.
el-Hasen) Medine’de, kardeĢi Ġbrahim de Irak’ta öldürüldü. Ebu Hanife’nin ho-caĢi ye
Ehl-i Beyt’in en yaĢlısı, adı geçen Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye ile Ġbrahim’in
babası olan Abdullah b. el-Hasen, türlü iĢkencelere uğradı ve Halife el-Mansur
tarafından atıldığı hapishanede tazyik altında 145 H. yılında hayata gözlerini yumdu.
îmam Ca’fer-i Sâdık, bütün bunları gözleriyle gördüğü için siyasetin dolambaçlı
yollarından uzaklaĢarak kendisini ilme verdi. Ġlimde teselli, nur, Ģeref ve dünya
arzularına karĢı ululuk buldu. Zira Ġlim ve marifette yükselenlerin gözünden dünya
arzuları silinip gider; hele bu arzular çeĢitli hilelerle karıĢmıĢ olursa.. BaĢkalarının
baĢına gelenlerden ibret alan îmam Ca’fer, «Devlet reisi olmak isteyen helak olur»
demiĢtir.
Fakat siyasetten uzaklaĢmıĢ, idari iĢlere karıĢmamıĢ, hilâfet iddiasında bulunmamıĢ ve
bu yolda bir gayret göstermemiĢ olmasına rağmen, îmam Ca’fer’in siyasî hiç bir görüĢü
yoktur diyebilir miyiz? Ġmam Ca’fer’in hayatını incelediğimiz zaman kesin olarak
görürüz ki o, hilâfet iddiasında bulunmamıĢ ve bu maksatla ne açık, ne de gizli hiç bir
faaliyet göstermemiĢtir. Fakat, samîmi talebe ve dostları arasında onun kendine özgü
siyasî bir görüĢü yaymak Ġstemediğini iddia edemeyiz. Çünkü, propaganda Ģeklinde
yayılmayan ve fiili bir durum almayan inanç ve kanaatlara zincir vurulamaz. Ġmamiyye mezhebine bağlı olanlara göre Ca’fer-i Sâdık’ın bu davranıĢı, takiyye (korku ve
gizlilik = Sır tutma) prensibine uymasından ileri gelmiĢtir. Bize göre ise bu, onun fiili
olarak siyasetten uzaklaĢmıĢ olmasına bağlıdır.
Bununla beraber Ġmanı Ca’fer, kendisine bağlı olduğunu iddia eden bir kısım dâîlerin
yüzünden çeĢitli imtihanlar geçirmiĢtir. Irak’ta ve Ġslâm ülkelerinin doğu bölgelerinde
bulunan bir takım Ehl-i Beyt dâî’leri (propagandacıları) arasında çeĢitli sapık ve çürük
fikirler doğmuĢtur. Bu fikirlerin en ehveni sahabüeri kâfir saymak, Ebu Bekr ve Ömer
(R.A.)’e lanet etmek; en kötüsü de Ehl-i Beyt mensuplarının Tanrı olduklarını ortaya
atmaktır. Nitekim bu dâiler, Muhammed Bakır ve Ca’fer-i Sâdık için bu türlü
iddialarda bulunmuĢlardır.
îmam Ca’fer zamanında Irak’ta sapık bir dâî vardı. Ġmamları takdis eden, haramları
mubah sayan bu dâî Ebu’l-Hattab Muhammed b. Ebi Zeyneb el-Ecda’ el-Esedîdir. Bu
dâî, îran asıllı olup 143 H. yılında öldürülmüĢtür. Makrizinin «el-Hıtat» ında yazdığına
göre Cefr’i ortaya atan bu sapık dâî’yi îsa b. Mûsâ öldürmüĢtür. El-EĢ’a-rî, «Makalâtu’lîslâmiyyîn» adlı kitabında bu dâîye nisbet edilen “Hattâbiyye» fırkasının iddialarını
Ģöyle anlatır:
«Hattâbîler beĢ fırkadır. Hepsi de Ġmamların peygamber ve hüccet olduklarını ileri
115
sürer. Onlara göre iki peygamber vardır. Birisi nâtık (konuĢan), diğeri de sâmıt (susan)
‘dır. Nâtık peygamber Hz.. Muhammed, sâmıt peygamber de Ali b. Ebî Tâlib’tir. Onlar
bugün yeryüzundedirler. OlmuĢ ve olacak herĢeyi bilirler. Bütün insanların onlara itaat
etmesi farzdır. Hattâbîlere göre Ebu’l-Hattab da peygamberdir. Yukarıda iĢaret edilen
peygamberler, Ebu’l-Hattaba da itaat edilmesini farz kılmıĢlardır. Aynı Ģeyi kendileri
için de söylemiĢlerdir. Onlara göre Hz. Hüseyn’in çocukları Allah’ın dostları ve evlâtlarıdır. Daha sonra aynı Ģeyi kendileri hakkında da ileri sürmüĢlerdir. Hattâ îmam
Ca’fer’in kendilerinin Tanrısı olduğunu iddia etmiĢlerdir.»
Bu açıklamadan anlaĢıldığına göre Hattâbiler, Ġmamların peygamberliğini, sonra daha
ileri giderek onların tanrılığını ve çağlarındaki Tanrının îmam Ca’fer olduğunu iddia
etmiĢlerdir. Fâtimîlerin kadılarından el-Kâdi en-Numan et-Temîmi (öl. 363 H.)
«Deâlmu’l-Ġslam» adlı kitabında Ebu’l-Hattab hakkında Ģöyle söyler:
«Ca’fer-i Sâdık asrındaki dâîlerden en aĢırı giden Ebu’l-Hattab idi. Küfre düĢen, hattâ
peygamberlik dâvasına kalkıĢan bu adam, Ca’fer-i Sâdık’ın Tanrı olduğunu da iddia
etmiĢtir. Haramların hepsini helâl kılmıĢ ve iĢlenmesine müsaade etmiĢtir. Kendisine
bağlı olanlar, farzların ağırlığından Ģikâyet ederek «Yükümüzü, hafiflet, ey Ebu’lHattab» demiĢler, o da, bütün farzları terketmelerini emretmiĢ, her türlü yasakları ve
birbiri için yalancı Ģahidlik etmelerini mubah kılmıĢtır. O, Ġmamı tanıyan kimse için
haram olan her Ģey helâl olur, demiĢtir. (!) Ebu’l-Hattâb’m bu hali Ca’fer-i Sâdık’a
söylendiği zaman o, buna lanet etmiĢ, ondan tamamen uzak olduğunu bütün talebe ve
arkadaĢlarına bildirmiĢ, îslâm ülkelerine mektuplar yazarak bu durumu her tarafa
duyurmuĢtur.»
Bu sapık dâinin sözleri etrafa yayılmıĢ, o çağda mevcut olan ibahiHğin tesirinde kalan
ve kalplerinde putperestlik kalıntısı bulunan bazı kimseler tarafından benimsenmiĢtir.
O devirde Ebu’1-Hat-fcab’ın yaydığı görüĢlere benziyen daha baĢka sapık fikirler de
oldukça çoğalmıĢtır. Belki bunların hepsi, aynı kaynaktan besleniyordu. Ġmam Ca’fer’i
siyasetten uzaklaĢtıran Ģey, kendi adına ortaya atılan bu görüĢleri reddetmek ve
düzeltmek mecburiyetinde olduğunu hissediĢidir. Burada sözü, el-Kâdi en-Numan’a
bırakalım. O, bu konuyu «Deâimu’l-îslâm» da Ģöyle anlatmaktadır.
«Bize gelen rivayetlere göre Ebu AbdilĠah Ca’fer-i Sâdık b. Muhammed, kendisine
daha önce dâî olduklarını, ileri sürenlerin duramlarını, Allah’ın tâyin etmiĢ olduğu
sınırları aĢtıklarını, haram-‘ lan helâl kıldıklarını, Ģerîatin zahirini kabul etmediklerini
bildiren bir dostuna Ģöyle yazmıĢtır: Sen, onların namazı, zekâtı, Ramazan orucunu,
haccı, umreyi, Mescid-i Haram’ı, ġehr-i haramı ve mukaddes yerleri, cünüplükten
gusletmeyi, Allah’ın kullarına farzettiği her Ģeyi birer adam diye iddia ettiklerini
söylüyorsun. Yine, onlara göre, bu adamları tanıyan kimsenin bütün amellerden muaf
tutulacağını; namazı kılmıĢ, zekâtı vermiĢ, orucu tutmuĢ, hac ve umreyi yapmıĢ,
cünüplükten temizlenmiĢ, Allah’ın haramlarına, ġehr-i harama ve Mescid-i harama
saygı göstermiĢ olacağını; keza, o adamları kalben tanıyanlar için baĢı boĢluğun ve
nefislerini yormamalarının caiz olduğunu söylüyorsun. Yine, o adamları tanıyan
kimsenin kendisi bilmese de, Allah’ın emirlerini vaktinde yapmıĢ kabul edileceğini
ileri sürdüklerini yazıyorsun. Keza onlar, senin öğrendiğine göre içki, kumar, zina,
faiz, murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti gibi Allah’ın yasakladığı kötü Ģeylerin de
birer adam olduğunu iddia ediyorlarmıĢ. Onlar; anaları, kızları, kız kardeĢleri, hala ve
teyzeleriyle evlenmeyi Allah’ın haram kılmadığını, ancak mü’minlere Peygamberin
hanımlanyla evlenmeyi yasakladığını,ötekilerle evlenmenin mubah olduğunu
116
söylüyorlarmıĢ. Onların bir kadına sıra ile peĢ peĢe temas ettiklerini, birbiri için
yalancı Ģahitlik yaptıklarını, dinin bir iç yüzü bir de dıĢ yüzü olduuğnu, iç yüzünü kendilerinin tanıdığını ve asıl istenilen Ģeyin bu iç yüz (bâtın) olduğunu iddia ettiklerini
öğrenmiĢsin. Bu türlü Ģeylere inananlar, bana göre, apaçık müĢriktir, kâfirdir ve bunda
hiçbir kimsenin Ģüphesi olmamalıdır.»
Bu yüce dîni bozmak isteyen azgın ve sapıklara karĢı tmam Ca’fer’in aldığı vaziyet iĢte
budur. O, gücünün yettiği kadar bütün yanlıĢ görüĢleri düzeltmeye çalıĢmıĢtır. Fakat,
Ġslâmın esaslarını kökünden yıkmak isteyen ve onun mübarek adını sömüren bu türlü
sapıkların niyeti elbette islâh değil, kötülük etmekti. Ġslâmı akîde ve esaslarıyla birlikte
yok eden ve nefsî arzuların meydana getirdiği böyle bir ortamda kuvvet kazanan buna
benzer sapık propagandalar, Ġslâm düĢüncesine son derecede baskıda bulunuyor ve
onu çığırından çıkarmak için zorluyordu. Îbnu’1-Esîr, «el-Kâmil» adlı tarih kitabında
bu konuyu Ģöyle anlatır:
«Ġslâm düĢmanları zor kullanarak îslâmı kökünden yok etmekten ümitlerini kesince;
muhaddisler tarafından tesbit edilmiĢ olduğu gibi, uydurma hadisler ortaya atmaya,
bazı meseleleri ileri sürerek, zayıf akıllıları dinleri hakkında Ģüpheye düĢürmeye, tevil
ve tenkit’etmek suretiyle doğruyu yanlıĢ göstermeye baĢlamıĢlardır.
Bu iĢi ilk defa Beni Esed kabilesinin azatlısı olan Ebu’l-Hattab Muhammed b. Ebî
Zeyneb yapmıĢtır.»200[24] ġüphesiz, Ġmam Ca’fer-i Sâdık’in bu sapıklarla yaptığı mücadele çok verimli olmuĢ ise
de, onların nüfuzunu tamamen kıramamıĢtır. Fakat samimî insanların, bu türlü
sapıkların tesirinde kalmasını önlemiĢtir. Ne var ki îslâmı esasları yıkmak isteyen kötü
niyetliler, yine de ifsatlarına devam etmiĢlerdir.
îĢte kendisine veya Ehl-i Beyt’e karĢı bağlı olduklarını iddia eden sapıklara karĢı
Ca’fer-i Sâdık’ın fikri budur. O, her türlü sapık fikirlerle mücadele etmek ve gerçeği
ortaya koymak için çok zahmet çekmiĢtir.
Buna rağmen Halife el-Mansur ondan Ģüpheleniyordu. Çünkü, bir anne yavrusunu
korumak için nasıl hırs ve gayret gösterirse, hükümdar da tahtını korumak için öyle
hırs ve gayret gösterir. Tahtını korumak için her Ģeyini, hattâ kendi varlığını bile feda
etmekten çekinmez. Halife el-Mansur da, iĢte bu endiĢe ile îmam Ca’fer’in bütün
hareketlerini Ģiddetle kontrol etmeye baĢlamıĢtır. Fakat o, tutumunu bu büyük Ġmama
hissettirmek de istememiĢtir.
El-Mansur, her hacca gidiĢinde görüĢmek için tmam Ca’fer’i yanına çağırıyordu. Bazan
onu hürmetle dinliyor, bazan da Ģüpheli gözlerle onun durum ve tutumunu tetkik
ediyordu. Her.iki halde de Ġmam Ca’fer’den ayrılırken içindeki Ģüpheleri dağılıyor ve
onun herhangi bir fitneye sebebiyet vermiyeceğinden emin oluyordu. Fakat, Ġmamdan
ayrılır ayrılmaz içine yine de bir Ģüphe düĢüyor, ve onun aleyhindeki söylentilerin
tesirinden kurtulamıyordu.
îmam Ca’fer taraftarlarının kendisi adına zekât topladıklarını ve bu zekâtla onun
Abdullah b. el-Hasen’in oğulları Ġbrahim ve Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye’ye
ayaklandıkları zaman yardım ettiğini öğrenen halife el-Mansur, onu bir kere Bağdad’a
çağırdı, Ġmam Ca’fer huzura çıkınca, Halife söze Ģöyle baĢladı:
— Ey Ca’fer b. Muhammed, Muallâ b. Hüneys’in201[25] senin adına topladığı bu mallar
nedir?

200[24] Ġbnul-Esîr, el-Kâmil, c. VIII, s. 9.
201[25] Bu Ģahıs, tmam Ca’fer’in asatbsi olup yanından hiç ayrılmazdı. Davud b. Ali, Medinede vali iken ona ÖldürmüĢ, tmam Cafer’e de bazı
sıkıntıda bulunmuĢtur.
117
Ca’fer-i Sâdık ona Ģu cevabı verdi:
— Ey Emiru’l-Mü’minin, Allah’a sığınırım, benim böyle bir Ģeyle ilgim yoktur. Bunun
üzerine Halife:
— Suçsuz olduğunuzu isbat için karınızı boĢayacağınıza ve kölelerinizi âzâd
edeceğinize yemin eder misiniz ?dedi. Ġmam Ca’fer de:
— Allah’a yemin ederim ki böyle bir Ģey yoktur, dedi. Bunun üzerine Halife:
— Hayır! Karınızı boĢayacağınıza ve kölelerinizi âzâd edeceğinize yemin edeceksiniz,
dedi. Ca’fer-i Sadık da:
— Âlemlerin Tanrısı olan Allah’a ettiğim yemine razı değil misiniz? dedi. Bunun
üzerine Halife:
— Bana fıkıh mı öğretiyorsunuz, dedi. Ġmam Ca’fer de:
— Ey Emirü’l-Mü’minîn, fıkıh benden ayrılır mı? dedi. Halife:
— Bırak bunu, ben Ģimdi seni Ģikâyet eden adamı karĢına dikeceğim, dedi.
Biraz sonra Ģikâyet eden adam’ı getirdiler ve Ġmam Ca’fer’in huturunda sorguya
çektiler. Adam:
— Evet, doğrudur, bu zat da Ģikâyet ettiğim Ca’fer b. Muhammed’dir, söylediklerim de
gerçektir, dedi.
Ġmam Ca’fer:
—Ey adam, bu söylediklerinin doğruluğuna yemin eder misin? , dedi ve ilâve etti:
— Ey adam, ben Allah’ın güç ve kuvvetinden kendisine sığınarak doğru olduğumu
söylüyorum, de.
Adam:
— Ben kendi güç ve kuvvetimden Allah’a sığınırım ki söylediklerim doğrudur, dedi.
Halife el-Mansur adama yönelerek:
— Ca’fer b. Muhammed’in verdiği yemini aynı Ģekilde tekrar et, dedi.
Adam da aynı Ģekilde yemin etti.
Bu olayı anlatan râvî, sözlerine Ģunları ilâve etmektedir: Adam, yemin eder etmez
kapkara kesilmiĢ ve ölü olarak yere devrilmiĢtir. Bu manzara karĢısında ürpererek
titremeye baĢlıyan Halife:
— Ey îmam, yarından itibaren dedenin mübarek memleketine dönebilirsin. Ġstersen
burada da kalabilirsin. Bizden size iyilik ve ikramdan baĢka bir Ģey dokunmaz. Allah’a
and olsun ki bundan sonra aleyhinizde hiç bir kimsenin sözünü kabul etmiyeceğim,
demiĢtir.202[26] Ca’fer-i Sâdık, Halife el-Mansur ile karĢılaĢtığı zaman gerçeği bazan açıkça, bazan da
imâ yoluyla söylerdi. Rivayet edildiğine göre; el-Mansur’un yüzüne bir sinek musallat
olmuĢ ve onu sıkıntıya düĢürmüĢ. Bu sırada Ġmam Ca’fer de huzurda bulunuyormuĢ.
Halife:
— Ey Abdullah’ın babası, Allah, sineği niçin yaratmıĢtır? diye sormuĢ. Ġmam Ca’fer
buna :
— Ululuk satanları küçültmek için yaratmıĢtır, cevabını vermiĢtir.
Bir defasında el-Mansur, ona Ģöyle yazmıĢtır: «Niçin diğer insanlar gibi siz de bizim
etrafımızı sarmıyorsunuz?» Buna Ca’fer Ģu cevabı vermiĢtir: «Bizim sizden bir
korkumuz yoktur ki onun için yanınıza gelelim. Sizin de bir âhiret meseleniz yoktur ki
onu size anlatalım. Sizi bir nimet içinde görmüyoruz ki tebrike gelelim. Ġçinde
bulunduuğnuz nimeti felâket de saymıyoruz ki taziyede bulunalım.»

202[26] Seyyid Mühammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitab es-Sâdık, c. I, s. 118.
118
Bunun üzerine Halife ona; «Bize öğüt vermek için yanımızdan ayrılmayınız» diye
yazmıĢ, Ġmam Ca’fer de Ģu karĢılığı vermiĢtir: «Dünyayı isteyen sana öğüt vermez,
âhiret isteyen de seninle arkadaĢlık etmez.»203[27] YazıĢma iĢte burada sona ermiĢtir. Ġmam Ca’fer’in son mektubu üzerine Halife Ģöyle
söylemiĢtir: «Allah’a and olsun ki o yanımdakilerden kimin dünyayı, kimin âhireti
istediğini ve kimin âhireti dünyaya tercih ettiğini ortaya koydu.»
ĠĢte Halfe el-Mansur, Ġmam Ca’fer-i Sâdık’ı, kimi zaman Ģüpheli gözlerle, kimi zaman
da böyle saygı ile karĢılardı, îmam Ca’fer’i itham etmek, insanların ona daha çok saygı
ve bağlılığım sağlıyordu. Fakat Ġmamın âhirete yöneliĢi, dünya iĢlerini ehline bırakıĢı,
çıkacak fitneleri önlüyordu. Esasen sonunda Hahfe, Ġmamı daima takdir ve saygı ile
karĢılamaya baĢlamıĢtır. Belki de o, tahtına iyice yerleĢerek iktidarını kökleĢtirip hiç
bir rakibi kalmayınca içindeki vesveselerden de kurtulmuĢtur.
Ġmam Ca’fer,” 148 H. yılında Medine’de ÖlmüĢtür. Rivayete göre Halife, onun ölüm
haberini duyduğu zaman sakalı ıslanıricaya kadar ağlamıĢtır. el-Yakûbî, bu hususu,
«Tarihlinde Ģöyle anlatır: «Ġsmail b. Ali der ki: Bir gün Halife el-Mansur’un yanına
girdim. O ağlamıĢ ve göz yaĢlarıyla sakalı ıslanmıĢtı. Bana: Ehl-i Beytinizin baĢına
geleni bilmiyor musun? dedi. Nedir, ey Emiru’l-Mü’mi-nîn? dedim. ġöyle cevap verdi:
Ehl-i Beytin ulusu, bilgini ve onların en hayırlısının sonuncusu vefat etti. O kimdir, ey
Emiru’l-Müminin? diye sordum. O da: Ca’fer b. Mühammed’dir, dedi. Ben de: Allah
Emiru’l-Mü’minîn’in ömrünü uzun ve ecrini çok etsin, dedim. Halife de bana: Ġmam
Ca’fer, Allah’ın «Sonra biz, o kitabı kuüarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık»204[28] buyurduğu âyetindeki kimselerdendir. Evet o, Allah’ın seçkin ve iyilikte yarıĢı kazanan
kullarından idi.»205[29] Gerçekten Ġman, takva, ululuk, tslâmuı birliğini bozacak felâketleri doğuran
fitnelerden uzak oluĢ… Ġmam Ca’fer gibi bir Ģahsiyete çok yaraĢmaktadır. Onu,
sevenler de, sevmeyenler de saygı ile anarlar. Herkes onun makamını kıskanır ve hiç
bir kimse îslâm. ümmetinin yararlarını bozacağından korkmazdı. O, iyilikte baĢı almıĢ
bir kiĢidir. Allah, ondan da onun tertemiz atalarından da razı olsun.
206[30] İmam Cafer’in Şahsiyet Ve Karakteri
Yukarıdan beri anlattığımız tarihi olaylar, îmam Ca’fer-i Sâ-dık’m hem baba tarafından
dedesi Hz. Ali’ye, hem de ana tarafından dedesi Hz. Ebu Bekr’e yakıĢır bir Ģahsiyete
sahip olduğunu göstermiĢtir. Burada kısaca, onun daha çok ilmi Ģahsiyet ve karakterini
anlatacağız. Bu anlatacaklarımız, bir bakıma yukarıda anlattıklarımızın neticeleri
mahiyetinde olacaktır.
Okuyucunun ilk öğrenmek istediği Ģey, îmam Ca’fer’in fizyono-nıisidir, sanırım.
Haltercemesini yazanlar onu Ģöyle anlatırlar:
«îmam Ca’fer orta boylu, iri gövdeli, ak ve parlak benizli idi. Yüzünde nur parıltıları
vardı. Saçı siyah ve kıvırcıktı. Burnu narin ve büyük, alnı açık idi. Yüzünde bir ben
vardı..»
ĠĢte Ġmam Ca’fer’in fizyonomisi kısaca bundan ibarettir. Karakter ve ruhi yapısı ise,
son derecede yüksekti. Halifelerin dahi gıpta ettiği îmam Ca’fer’in yüksek sıfatları

203[27] Bahâuddin el-Amilî, el-KeĢkül, c. I, s. 129, Balak, Mısır.
204[28] Fâtır Sûresi, 32.
205[29] Tarihu Ġbni Vâdih c. III, s. 117, Necef, Irak.
206[30] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/182-190.
119
Ģunlardır:207[31] 1- İhlası
Ġmam Ca’fer samîmi, iyi niyetli, yüksek gaye sahibi ve hakikat âĢıkı idi. Dünya iĢlerine
düĢkün olmadığı gibi, Ģehvetine düĢkün veya ne idüğü belirsiz kimselerden uzak
dururdu. O, fedakâr ve açık kalbli kimseleri arardı. ġüpheli bir Ģeyle karĢılaĢtığı zaöıan
ihlası, kendisini hakîkata ulaĢtırırdı. Onun basireti Ģüpheleri giderir ve gerçeğe nüfuz
etmesini sağlardı. Aklının erginliği sayesinde o, Ģehvet gölgelerini dağıtır ve kendisini
korurdu. O, ilhamını Peygamber (SA.)’in Ģu hadisinden alırdı. «ġüpheli Ģeylerle
karĢılaĢtığı zaman basiret gösterenleri, Ģehevî arzularla karĢılaĢtığı zaman akıllı davrananları Allah sever.»
Onun ihlas sahibi oluĢunun birçok âmilleri vardır. Bunların baĢında mensup olduğu
temiz aile gelir. Zira ihlas, bu ailenin göze çarpan en büyük özelliğidir. Esasen ihlas,
Peygamber Evine mensup olan ve Hz. Ali’nin torunu bulunan insanlarda olmazsa
kimlerde olabilir? Onlar, ihlası babadan ‘oğula miras olarak almıĢlardır. Onlar, bir Ģeyi
severlerse, ancak Allah için severler ve bunu Ġmanın esaslarından sayarlardı. Nitekim
Peygamber (S.A.) Ģöyle buyurmuĢtur. «Sizden biriniz bir Ģeyi Allah için sevmedikçe
gerçekten Ġman etmiĢ olmaz.»
îmam Ca’fer’in ihlasını kuvvetlendiren öteki unsurlar Ģunlardır :
a) Kendisini ibadete, ilme veriĢi ve dünya arzularından yüz çeviriĢi: Bu hususu Ġmam
Mâlik’ten dinleyelim : «Ca’fer b. Muhammed’e gelir Ġlim alırdım. O çok gülümserdi.
Peygamber’in adı anılınca yüzü sararırdı. Ona uzun zaman devam ettim. Her görüĢümde onu Ģu üç Ģeyden biri ile meĢgul bulurdum: Ya namaz kılar, ya oruç tutar veya
Kur’an okurdu. Abdestli olmadan Peygamber (S.A.)den dahis rivayet etmezdi.
Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. Ö, Allah’dan korkan zâhid ve âbid âlimlerden idi.
Yanına geldiğim zaman dayandığı yastığı mutlaka alır bana ikram ederdi…»208[32] .
Ġmam Mâlik, onun ve diğer büyüklerin faziletlerini uzun uzun anlatır.
b) Takva sahibi oluĢu: îmam Ca’fer, haramdan son derecede sakınır, helâl Ģeyleri israfa
düĢmeksizin sarfederdi. Peygamber (S.A.)’in «Ġsrafa ve gurura kapılmaksızın yeyiniz,
içiniz ve giyiniz» hadis-i Ģerifine tam olarak uyardı.
Ġnsanların karĢısına güzel bir kılıkla çıkar, nefsini gösteriĢtan arıtmak için zühd sahibi
olduğunu gizlerdi. Bir lokma ve bir hırka ile yaĢadığını gösteren niceleri vardır ki,
riyakârlıkları yüzünden çetin bir hesaba çekileceklerdir. Bir kere Süfyan-ı Sevri, îmam
Ca’fer’in yanma gelmiĢ ve onu çok güzel bir kıyafet içerisinde görmüĢtü. O, bu durumu
Ģöyle anlatır: «Ġmam Ca’fer’e hayran hayran bakmaya baĢladım. Bana, niçin bize böyle
bakıyorsun ey Sevri? Her halde gördüklerine hayret ediyorsun, dedi. Ben de, ey
Peygamber (S.A.)’in torunu, bu elbiseler ne senindir ne de atalarından kalmadır,
dedim. O da bana, ey Sevrî, onların çağı kıtlık ve darlık zamanı idi. Onlar da bu kıtlık
ve darlığa göre hareket.ediyorlardı. Bizim çağımız ise her türlü ikbal ile geldi, dedi.
Sonra cübbesinin yenini kaldırdı; bir de gördüm ki, altında kısa etekli ve kısa yenli
beyaz yünden bir cübbe daha var. Bunun üzerine Ģöyle dedi: Ey Sevri, bunu Allah için
giyindik, Ģu üstündekini de sizin için giyindik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı
™da açığa çıkardık.»209[33]

207[31] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/191.
208[32] el-Medârik, yazma, Dârul-Kütüb el-Mısriyye, varak: 210.
209[33] Hüyetul-Evliyâ’, c. III, s. 193.
120
c) Allah’dan baĢka hiç, bir kimseyi düĢünmeyiĢi.O, yalnız Allah’dan korkar ve Allah
yolunda hiç bir kimseden korkmazdı. Emî-rin emirliğinden, halkın da çokluğundan
çekinmezdi. Onu övgü aldatamaz, yergi de bükemezdi. O, Ġslâmın esaslarını bozmak
için uğraĢanlardan beri olduğunu ilân etmiĢ, Halife el-Mânsur’a ‘da yardakçılık
etmemiĢtir. O, gerçekten takvası ve hidayet üzere oluĢu ile ulu bir er idi.210[34] 2- Basiret Ve Îlmi
Ġhlaslı olunca hikmet nuru kiĢinin ruhunu aydınlatır; söz, düĢünce ve iĢi dosdoğru olur.
Dolayısıyla o, açık bir basiret, gerçeği doğrudan doğruya kavrayan keskin bir zekâ,
geniĢ bir anlayıĢ ve derin bir Ġlim sahibi olur. Ca’fer de Ehl-i Beytin asalet ve zekâsına
vâris olmuĢ, ruhunu marifetle cilalayarak hakikati kaynaklarından öğrenmiĢtir. O,
Ģeriatın mânalarını, maksat ve gayelerini aydın gönlü, düĢünen aklı ve geniĢ
araĢtırmaları sayesinde hakkıyla kavramıĢtır. Ona bir kere, faizi Allah niçin haram
kılmıĢtır? diye sorulduğunda, «Ġnsanların birbirine karĢı cimrilik etmemesi için* diye
cevap vermiĢtir. Onun bu sözü gerçektir. Çünkü insanlar, ancak bir fayda karĢılığında
birbirine borç verirlerse yardımlaĢma ortadan kalkar. YardımlaĢmadan kaçmıldığı
zaman cimrilik baĢ gösterir. Cimrilik artınca da ruhlar kararır. Cimrilik veya sıkılık,
ister tüketim isterse üretim için olsun, zarara katılmaksızın borç olarak verilen bir Ģey
üzerinden kazanç sağlamak gibi bir sonuca varır. Halbuki zarara katılmakta
yardımlaĢma vardır; cimrilik veya sıkılık yoktur.
Ġmam Ca’fer, hazırcevaptı, sürat-i intikal sahibi, keskin görüĢlü büyük bir bilgin idi.
Irak’ın büyük fakihi Ġmam Ebu Hanife’nin sorduğu kırk meseleyi tereddütsüz bir
Ģekilde nasıl cevaplandırdığını, bu meselelerdeki bütün fakihlerin görüĢleriyle birlikte
kendi görüĢlerini nasıl açıkladığını düĢünürsek, onun Ġlim ve zekâsının büyüklüğünü
daha iyi anlamıĢ oluruz.211[35] 3- Cömertliği
Hz. Ali’nin torunlarındaki cömertlik ĢaĢılacak bir Ģey değildir. Çünkü; «Allah
sevgisiyle yoksulu, yetimi ve esiri doyururlar»212[36] ve «Malı Allah sevgisiyle
akrabaya, yoksullara, yoldakabmĢlara, dilenenlere, köle ve esirlere verenler…»213[37] âyetlerinin Hz. Ali ile eĢi Hz. Fâtima hakkında nazil olduğu rivayet edilir. ĠĢte böyle
bir soydan olan îmam Ca’fer, israfa sapmaksnzn, iyilik edilmeye lâyık olanlara bol bol
ihsanda bulunmuĢtur. O, yakınlarına, insanlar arasındaki anlaĢmazlıklar mala
dayanıyorsa kendi malından verilmek suretiyle bu anlaĢmazlıkların kaldırılmasını
emrederdi. Rahmetli Ģöyle söylerdi: «Ġyilik ancak Ģu üç Ģeyle tamamlanır:
a) Ġyilikte acele etmekle,
b) iyiliği gözde büyütmemekle,
c) Ġyiliği gizli tutmakla.»
O, çoğu zaman iyiliği gizli olarak yapardı. Dedesi1 Ali Zeynel-âbidin gibi gecenin
karanlığında ekmek, et ve para dolu bir dağarcığı omuzuna alır, Medine’deki fakirlere
dağıtırdı. Fakirler kendilerine ihsanda bulunan kiĢinin kim olduğunu ölünceye kadar

210[34] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/191-193.
211[35] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/193.
212[36] Dehr Sûresi, 8.
213[37] Bakara Sûresi, 177.
121
bilemezlerdi. Hilyetu’l-Evliyâ’da Ģöyle anlatılır: «Ca’fer-i Sâdık b. Muhammed,
yoksullara o. derecede yardım ederdi ki, elinde kendi ailesine harcıyacak bir Ģeyciği
kalmazdı.»214[38] 4- Hilim Ve Müsamahası
Ġmam Ca’fer, âlicenap ve hĠlim sahibi bir insandı. Kötülüğe iyilikle mukabele ederdi.
«Ne iyilik ne de kötülük bir olmaz. Sen en güzel olanla mukabele et. O zaman
görürsün ki seninle arasında düĢmanlık bulunan kimse ile sanki yakın bir dost
olmuĢtur»215[39] âyetinde belirtilen sıfatlara lâyıktı. O, Ģöyle söylerdi:
«Bir kardeĢinin seni kötülediğini iĢitirsen üzülme. Çünkü, onun söylediği doğru ise bu
senin baĢına çabucak gelen bir cezadır. Eğer dediği doğru değilse bu da, senin için
iĢlemediğin bir iyiliktir.»
Ġmam Ca’fer, kendisiyle münasebeti olan akraba ve hizmetçilerine karĢı çok Ģefkatli
davranırdı. Söylendiğine göre o bir defa bir iĢ için uĢağını göndermiĢ; uĢağın
gecikmesi üzerine onu aramaya çıkmıĢ ve bir yerde uyur vaziyette bulmuĢtur. Onun
baĢucuna oturarak uyanincaya kadar rahatını sağlamıĢtır. Uyanmca ona, «Sana ne
oluyor ki gece gündüz uyuyorsun? Geceyi kendine, gündüzü de bize ayıracaksın»
demiĢtir.
Müsamaha ve yumuĢak muamele onu, kendisine kötülük edenlere Alîah’dan mağfiret
dileyecek kadar büyük bir dereceye yükseltmiĢtir. Rivayet edildiğine göre gıyabında
kendisine kötü bir Ģey söylendiğini iĢitince kalkar, abdest ahr, namaz kılar ve
Allah’dan kendisine dil uzatanı affetmesini dilerdi. Çünkü kendisinin haklı olduğunu
bildiği halde, kendisine haksızca davranan kiĢinin bağıĢlanmasını büyüklük sayardı.
Güçlü olduğu zaman düĢmandan intikam almak ona göre küçüklüktür. BağıĢlamakta
bir küçüklük yoktur. Fakat, güçlü bir insan için zayıf bir kimseden intikam almak
büyük bir zillettir. Bu doğrudur. Çünkü Peygamber (S.A.) Ģöyle buyurmaktadır.
«Affetmek, Ģerefi, sadaka da malı azaltmaz.»216[40] 5- Sabır Ve Şükrü
Ebu Abdillah Ca’fer-i Sâdık, Ģükredici bir er idi. Sabır ve Ģükür mü’minin ruhunda
birleĢen manevî iki haslettir. Nimete Ģükreden^ felaket karĢısında da sabreder. Hattâ
nimete Ģükür bile sabra muhtaçtır. Felâket karĢısında sabır da ancak Ģükürle gerçekleĢir. Rızâ ile sabır, en güzel sabırdır.
îmam Ca’fer sabırlı, huĢu sahibi ve ibadete düĢkün idi. O felâketler karĢısında sabırlı,
dostlarından ayrılırken sabırlı, yavrusunu kaybettiği zaman da sabırlı idi …Küçük yaĢta
ölen bir çocuğu için üzülerek ağlamıĢ ve «Allahım, alan da sensin veren de sensin,
hastalık da sağlık da sendendir!» demiĢ, sonra ölü oğlunu kadınların yanına
götürmüĢtür. Kadınlar onu görünce feryada baĢlamıĢlar, îmanı Ca’fer de, onlara
ağlamamaları için yemin vermiĢ ve çocuğu defnetmek üzere götürürken,
«Yavrularımızın ruhunu alan Allah’ı tenzih ederim. Bu, bizim ancak Allah’a karĢı olan
sevgimizi arttırmaktadır.» demiĢtir. Çocuğun üzerini toprakla örterken de Ģöyle söylemiĢtir: «Biz, o insanlarız ki Allah’dan sevdiğimiz kimselere hoĢumuza giden Ģeyleri

214[38] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/193-194.
215[39] Fussıet Sûresi, 34.
216[40] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/194-195.
122
isteriz, O da verir. Sevdiğimiz, kimseler hakkında Allah hoĢumuza gitmeyen bir Ģey
murad ederse ona da rızâ gösteririz»217[41] O, Allah’ın dilediği her Ģeye rızâ gösterirdi. Felâketlere Ģükretmek iĢte budur. Ġnleyip
sızlanarak yapılan sabır, aslında sabır değil Ģikâyettir. Zira, sabır ile sızlanmak
birbirine zıt Ģeylerdir. Kısaca diyebiliriz ki, Ģükürle sabır hallerini kendisinde
birleĢtiren en büyük insan, îmam Ca’fer’dir.218[42] 6- Yîğîtlîğî
Hz. Ali’nin torunları gerçekten yiğit kiĢilerdir. Onlar ölümden korkmazlar. Hele Ebu
Abdillah Ca’fer’i Sâdık gibi kalbi Ġman ile dolu plan, kendisini nefsî ve Ģehevî
arzulardan uzaklaĢtıran, ruhunu yalnız Allah korkusu sarmıĢ, gönlü yalnız Allah’a
Ġman ile mamur bulunan bir kiĢi, güç ve azameti ne olursa olsun, hiçbir kuldan
korkmaz. O, kendisine taraftar olduklarını iddia ettikleri halde îslâm dînini bozmaya
çalıĢanlara yiğitçe karĢı koymuĢtur. Halife el-Man-sur, bütün Ģiddet ve heybetiyle,
«Allah, sineği niçin yaratmıĢtır?» diye sorduğunda o, korkmadan, «ululuk satanları
küçültmek için yaratmıĢtır.» cevabını vermiĢtir. Daha önce de geçtiği gibi ImanvCa’-
fer, bazı iftira ve dedikodular sebebiyle Halifenin huzuruna çıkarılmıĢtı. Halife ile
karĢılaĢtığı zaman gösterdiği metanet ve açık bir dil ile verdiği cevaplar, onun
yiğitliğini isbat eden en büyük tanıktır. Bakınız o, kendisini itham eden Halifenin
yüzüne karĢı nasıl nasihat etmektedir:
«Senin, yumuĢak ve hĠlim sahibi olman gerekir. Çünkü hĠlim, ilmin esasıdır. Kudretli
olduğun zamanlar nefsine hâkim ol. Çünkü sen, gücünün yettiği bir Ģeyi yaptığında
saldırganlıkla anılmayı seven birine benzemiĢ olursun. Bil ki sen, müstahak olan birini
cezalandırırsan, ancak adaleti yerine getirmiĢ bulunursun. ġükrü icap ettiren hal, sabrı
icap ettiren halden daha üstündür.»
Söylendiğine göre valilerden biri hutbesinde Hz. Ali’ye dil uzatınca, Ca’fer-i Sâdık,
ayağa kalkarak, onun sözünü reddetmiĢ ve konuĢmasını Ģu cümlelerle bitirmiĢtir:
«Dikkatli olunuz, size söylüyorum, kıyamet günü mizanı en çok boĢ olan ve en çok
ziyana uğrayan kimse, âhiretini baĢkasının dünyası için satandır, iĢte böylesi fâĢıktır.»
Ġmam Ca’fer’in kendisi için hilâfet dâvasından kaçınması yiğitliğine bir zarar getirmez.
Çünkü yiğit, yapacağı davranıĢın sonucunu düĢünmeden ortaya atılmaz. Yiğit kiĢi,
olayları değerlendirir ve sonuçlarını görür. Eğer o ileri atılmakla faydalı bir netice elde
edeceğini görürse, kendisini kuĢatan kılıçları ve çevresini saran ölüm vâsıtalarını hiçe
sayarak ileri atılır.219[43] 7- Firasetî
Ġmam Ca’fer kuvvetli bir, firaset sahibi idi. O, keskin firaseti ve ileri görüĢlülüğü
sebebiyle siyasî olay ve propagandalara kendisini kaptırmamıĢtır. Çünkü, bol bol
konuĢan ve iĢ ciddileĢince yan çizen Iraklı Ģiîlerin durumunu iyi biliyordu. Hz.
Hüseyn’e, Zeyd ve evlâtlarına, onların yaptıklarından ibret almıĢtı. Bu yüzden o,
isyana teĢvik edenlere uymamıĢ, hattâ kendi zamanında devlete karĢı ayaklanmak
isteyenleri de bu iĢten vazgeçirmeye, çalıĢmıĢtır. Amcası Zeyd, amca oğullan

217[41] Kîtab es-Sâdık, c I, s. 264.
218[42] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/195.
219[43] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/195-196.
123
Muhammed en-Nefsüz Zekiyye ve Ġbrahim’i isyandan vazgeçirmek için hayli
uğramıĢtır.
Ġmam Cafer’in firasetiyle ilgili olaylar pek çok olup bunlardan birisi Ģudur: Abbasî
Devletini doğuran Ģü faaliyetinin baĢına geçmek üzere çağrıldığı zaman o, keskin
görüĢü sayesinde, «Bu bizim iĢimiz değildir.» cevabını -vererek kendisini kurtarmıĢtır.
Zira, karĢılaĢtığı olaylar, herkesten çok, onu uyanık ve firaset sahibi yapmıĢtır. O,
firaseti mü’minlerin sıfatı olarak kabul eder ve «Elbette bunda firaseti olanlar için ibret
vardır»220[44] âyetindeki «firaseti olanlar — mütevessimler» sözünü, olayları ve
olanların ötesini sağlam bir görüĢ ve keskin’bir sezgi ile kavrayanlar, diye
açıklardı.221[45] 8* Heybeti
Allah, îmam Ca’fer-i Sâdık’a kendi celâlından bir heybet ve kendi nurundan bir nur
vermiĢtir. Çünkü Ġmam Ca’fer, Allah’a, çok ibadet eden, mânâsız lâflardan sakınan,
halkın düĢkünlük gösterdiği Ģeylerden yüz çeviren, olaylar karĢısında sabırlı ve
dayanıklı olan bir kimse idi. ĠĢte bunlar, Ġmam Ca’fer’in heybetini artırmıĢtır. Ayrıca
çok Ģerefli ailesinin tarihi, Allah’ın kendisine verdiği ahlâk, yakıĢıklı çehre, küçük
Ģeylerden uzak oluĢ ve yüksek iĢlere yöneliĢ gibi meziyetlere sahipti.
îmam Ca’fer’in heybetini anlatmak için yukarıda söylediğimiz bir hâdiseye tekrar iĢaret
etmek kâfidir, sanırız: Halife el-Mansur’un yanında oturmakta olan Ġmam Ca’fer’i
gören Imam Ebu Ha-nife, o haĢmetli Halifenin heybetinden ziyade, îmam Ca’fer-i
Sâdık’-ın heybetinden korkmuĢtur.
Onun heybeti, sapık ve ĢaĢkınları doğru yola getirirdi. Sapık fırkalardan birinin baĢı ve
güçlü bir anlatıĢa sahip olan bir Ģahıs, Ġmam Ca’fer’in huzurunda konuĢurken
kekelemiye baĢlamıĢ ve ona, «Ey Peygamber torunu, ben sana oderece saygı
gösteriyor, senden o derece utanıyorum ki huzurunda dĠlim dönmüyor,» demek zorunda kalmıĢtır.
Ġrak’ın zındık propagandacılarından Îbnu’1-Avcâ’, Ġmam Ca’fer’le karĢılaĢtığı zaman
konuĢamaz olmuĢtur. Ġmam, kendisine «niçin susuyorsun?» diye sormuĢ, o da «size
duyduğum saygı ve heybetinizden dĠlim tutuldu. Ben bilginlerle karĢılaĢtım,
kelamcılarla tartıĢtım, hiç birinden bu derecede korkmamıĢtım.» diye karĢılık vermiĢtir.
KarĢısındakileri ĢaĢkınlığa düĢüren bu heybetiyle beraber o, talebelerine ve yanma
gelenlere karĢı son derecede tevazu sahibi idi. Kendisinden Ġlim almaya gelen Ġmam
Mâlik’e kendi yastığını ikram ederdi. îĢte büyüklerin heybeti, baĢkalarının kendilerine
böyle itaat etmelerini sağlar. Fakat onlar, halkın kendilerine yaklaĢması için daima
mütevazı davranırlar.222[46] İmam Ca’ferin Görüşleri
Ca’fer-i Sâdık’ın hem fıkıh, hem de hadis’de büyük bir mevkii . vardır. O, büyük bir
fakih olduğu kadar akaid hakkında da özel görüĢlere sahib olup çağındakilere bu
konularda kendi görüĢleriyle daima ıĢık tutmakta idi. Ġmam Ca’fer, aynı zamanda bir

220[44] Hicr Sûresi, 75.
221[45] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/196-197.
222[46] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/197.
124
hadis râvîsidir. Hüküm çıkarma (istinbat) Ģekillerini de çok iyi bilmektedir. O,
gerçekten ayrılanların itikadlarını düzeltmiĢ; kader, insan iradesi, tevhîd ve esasları
üzerinde açıklamalar yapmıĢ, fıkhı hüküm çıkarma metodlarmı da anlatmıĢtır.
Biz burada, kitabımızın hacmini daha fazla geniĢletmemek için Ġmam Ca’fer’in belli
baĢlı görüĢlerini anlatmakla iktifa edeceğiz.223[47] Tevhld Görüşü
Ġmam Ca’fer-i Sâdık, Allah’ın birliği (Vahdâniyyeti) üzerinde çeĢitli yanlıĢ görüĢlerin
ileri sürüldüğü bir çağda yaĢamıĢtır. Bu devirde bir takım insanlar, Allah’ın eli, yüzü
ve insan gibi sureti olduğu vehmine kapılmıĢlardır. Bunlar, kıyıda köĢede bulunan putperestlerin kalıntılarıdır, Ġmam Ca’fer, bunlara hakikati anlatmaya ve doğru yolu
göstermeye çalıĢmıĢtır. Mu’tezile mezhebine mensup olanlar, Ca’fer-i Sâdık’ı kendi
Ġmamlarından sayarlar ve Ehl-i Beyt mensuplarının kendileri gibi düĢündüğünü kabul
ederlerdi. Gerçekte Ehl-i Beyt mensupları, Allah’ı tenzih etme hususunda, genel
olarak, mu’tezililerin görüĢlerine yakın idiler. Onlar Allah’ı Ģöyle sıfatlandırırlar: Allah
birdir, tektir,’ eĢi ortağı yoktur, samed’dir, yaratıklardan hiç birine benzemez. Hiç bir
Ģey O’nun benzeri değildir. O iĢitir, görür, doğmamıĢtır, doğurulmamıĢtır, kim olursa
olsun hiç bir insanın bedenine hulul etmez. O’nun bizim gibi eli ve dili yoktur. Ġnsanda
bulunan hiç bir Ģey O’nda mevcut değildir. El .ve yüz gibi Kur’an-ı Kerim’de bulunan
Allah’a ait sıfatlar mecazî manâda olup te’vile de ihtiyaç yoktur, ilk müslümanlar
bunlar üzerinde tartıĢmamıĢlardır. Onlardan hiç birisi, «Sana bîat edenler ancak Allah’a
bîat etmekledirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir…»224[48], âyetinden Allah’ın
maddî bir Ģekilde eli bulunduğunu anlamamıĢ, aksine bundan hepsi de, Allah’ın kudret
sahibi olduğunu ve va’dlerini yerine getireceğini anlamıĢtır. Keza, ilk müslümanlar,
«Allah’a biat etmek» sözünün, Allah’a söz vermek yerinde kullanıldığını
kavramıĢlardır,
ġiîler tevhide dair Ġmam Ca’fer’in bir risalesi olduğunu ileri sürerler. Aslında bu
risaleyi yazan onun Öğrencisi Mufaddal b. Amr’dir. O, bunu, kendisinden dinlemiĢ
olduğu dört derste (meclis)’de tuttuğu notlardan meydana getirmiĢtir. Bu risalede
Ġmam Ca’fer canlı ve cansız, gece ve gündüz, ay, güneĢ ve yıldızlar gibi varlıklardan
deliller çıkararak, Allah’ın varlık ve birliğini isbat etmeye çalıĢmıĢtır. O, bu derslerin
her birinde önce Allah’ın sıfatlarını anlatır. Burada misal olmak üzere dördüncü dersin
baĢlangıç kısmını aynen naklediyoruz:
«Bizim hamd, sena ve teĢbihimiz o. mukaddes isme, yüce nura, herĢeyi bilen, celâl ve
ikram sahibi olan, insanları yaratan, âlemleri ve çağları yok eden, gizli ve örtülü
Ģeylerin, iliĢilmez gaybın, gizli ismin ve saklı ilmin sahibi olan Allah’a mahsustur.
Allah’ın salat-ü selâm ve bereketleri; müjdeci, korkutucu, Allah’a O’nun izniyle davet
edici ve aydınlatıcı bir kandil olarak, ilâhî vahyi tebliğ eden Peygamberine olsun!
Allah onu, helak olan da beyyine üzerine helak olsun, yaĢayan da beyyine üzerine
yaĢasın diye göndermiĢtir.»
Bu risalede Ca’fer-i Sâdık; ilâhî iradeyi, âlemin Allah’ın kahredici kudretiyle
yaratıldığını, ezeli ilmi, kâinatın sağlam nizamını, Allah’ın kullarını imtihan ettiği bu
dünya felâke’tlerindeki ibret verici hikmetleri isbatlamaktadır:225[49]

223[47] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/198.
224[48] Feth Sûresi, 10.
225[49] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/198-199.
125
Kader Görüşü
ġiî olan ve Ģiî olmayan «Mile! ve Nihal» (Dinler ve Mezhebler Târihi) yazarlarının
ittifakla rivayet ettiklerine göre Ġmam Ca’fer, hayır ve Ģerri ile kadere inanırdı. Burada
ona göre cebr yoktur. Ancak seçme (ihtiyar) ye Allah’ın yardımıyla muvaffak olma
vardır. Allah’ın mülkünde O’nun istemediği bir Ģey olmaz. Cebren masıyet (günâh) da
yoktur. Allah dilemezse itaat da,mümkün olmaz. Allah’ın ilmi her Ģeyi kuĢatmaktadır.
O’nun ezelî ilmi değiĢmez. ġeh-ristânî, el-Müel ve’n-Nihal’inde aynen Ģunları söyler:
«Seyyid Ġmam Ca’fer-i Sâdık, itizal ve kaderi inkârdan beridir. Ġrade hakkında o Ģöyle
der: Allah bize bir Ģey murad etmekte ve bizden bir Ģey istemektedir. Bize murad ettiği
Ģeyi bizden gizlemiĢ, bizden istediği Ģeyi de bize açıklamıĢtır. Öyleyse niçin O’nun
bize murad ettiği Ģey ile meĢgul olarak bizden istediğini yerine getirmiyoruz? Ġmam
Ca’fer, kader hakkında da açıkça Ģöyle söyler: Ne cebr vardır, ne de tefviz vardır. Yani
insan ne iradesizdir, ne de onun iradesi tamamen müstakildir. Ca’fer-i Sâdık Ģöyle dua
ederdi: Allah’ım, itaat edersem hamd sanadır, isyan edersem hüccet senindir! lyilik’de
ne benim ne de baĢkasının bir tesiri vardır. Kötülük’de de ne benim ne de baĢkası için
bir hüccet vardır»226[50] .
Bu sözlerden açıkça Ģu iki husus anlaĢılmaktadır:
1 — Ġmam Ca’fer’e göre cebr yoktur. Biz günâhlarımızdan sorumluyuz. Allah’ın
iradesine karĢı direnerek O’na karĢı koymak da yoktur,
2 — Yine Ġmam Ca’fer’e göre, Allah’ın’ bize murad ettiği Ģeylerden Levh-i Mahfuz’da
yazılı olanlar bizden gizlenmiĢtir. Onların değiĢebileceğini iddia etmemiz, bizim onları
bilmemizi gerektirir. Halbuki biz onları bilemiyoruz. Öyleyse onların değiĢeceğini
nasıl bileceğiz? Biraz önce geçtiği üzere Allah’ın ilmi ezelîdir. Buna göre îmanı
Ca’fer’in bedâ’ —bu, Allah’ın ilmi değiĢtiği için iradesinin de değiĢmesidir— fikrine
inandığını iddia edenlerin bu iddiaları tetkike muhtaçtır. Bize göre bu, esasen bâtıl bir
iddiadır. Ġmam Ca’fer’in, oğlu îsmail hakkında Ģöyle söylediği iddia edilmektedir:
«Ġsmail’in iki defa öldürüleceği yazılmıĢtır. Bu öldürülmeyi ismail’den uzaklaĢtırmasını Allah’dan diledim. O da bunu ordan uzaklaĢtırdı.»
Bu ifade iki hususu gösterir ki bunların her ikisinin de Ca’fer-i Sâdık’a nisbeti
imkânsızdır:
a) Ca’fer-i Sâdık’a gayb ilmi verilmiĢtir. Bu sayede o, oğlu için takdir edileni bilmiĢ ve
Allah’dan bunu değiĢtirmesini dilemiĢ, O da iki defa değiĢtirmiĢtir. Bu, ġehristânînin,
«Allah bize birĢey murad ederse onu bizden gizler» diye Ġmam Ca’fer’den naklettiği
söze .aykırı düĢmektedir. Öte yandan, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, Ġmam Ca’fer’den
kıyas edilmeyecek kadar büyük ve aynı zamanda Ġmam Ca’fer’in Ģeref ve asaletinin
kaynağı olduğu halde, oğlu ibrahim için takdir edileni bilememiĢtir.
Dua takdiri değiĢtirmektedir. Gerçekte ise düa bir ibadet olup takdire bağlıdır. Yani
Allah, ezelî ilminde kulun düa edeceğini ve kendisinin de onun bu duasını kabul
eyleyeceğini takdir etmiĢtir.
Kısaca, demek istiyoruz ki, bize göre Ġmam Ca’fer-i Sâdık’ın bedâ fikrine inanması
veya bu fikri benimsemesi imkânsızdır. Ehl-i Sünnet bilginleri, tmam Ca’fer’in her
hangi bir Ġmamın geri döneceğini (ric’at) fikrini ileri sürdüğünü de reddetmiĢlerdir.
Yine Ehl-i Sünnet bilginlerine göre, Ġmam Ca’fer’in, mu’tezilîler gibi, fâsıklanın ne

226[50] el-Milel ve’n-Nihal, c. II, s. 2; Ġbni Hazm’in el-Fasl’ınin kenarında.
126
mü’min ne de kâfir olduğunu söylemiĢ olması da imkânsızdır.227[51] Kur’an Hakkındaki Görüşleri
El-Kuleyni’nin anlattığına göre Ebu Bekr Sıddîk’ın torunu olan Ca’fer-i Sâdık, Kur’an-ı
Kerim’de bazı eksiklikler bulunduğunu söy-lermiĢ. Kur’an’daki bütün «Âl-i
Muhammed» kelimeleri kaldırılmıĢ; meselâ, «Ey Peygamber, Rabbından sana
indirilenleri tebliğ et; eğer yapmazsan O’nun elçiliğini tebliğ etmemiĢ olursun.»228[52] âyetindeki «Rabbından» kelimesinden sonra gelen «Ali» kelimesi kaldırılmıĢ. «O
zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bilecekler»229[53] âyetindeki
«zulmedenler» kelimesinden sonra ve «hangi» kelimesinden önce yer alan «Âl-i
Muhammed» sözü kaldırılmıĢ. Keza, «Gerçekten kâfir olan ve zulmedenleri Allah asla
yarhğamıyacaktır»230[54] âyetindeki «zulmedenler» kelimesinden sonra gelen «Âl-i
Muhammed» sözü kaldırılmıĢ.
Ca’fer-i Sâdık’a isnad edilen bu sözler, Allah’a, Allah’ın Elçisine ve. Resûlullah’m
torunlarına apaçık bir iftiradır. Bu türlü iftiraları uyduranları Allah kahretsin!
Tarihte, îmamiye mezhebinin ileri gelenlerinden bu tozlan silkip atan ve Ca’fer-i
Sâdık’m Kur’an hakkında gerçekten ne düĢündüğünü bize nakleden büyük bilginlerin
mevcudiyetini görmekteyiz. Meselâ, ġerif Murtaza, büyük takva sahibi Ġmam Ca’fer’in
Kur’an-ı Kerim hakkındaki gerçek fikrini bize nakletmekte ve Ģöyle söylemektedir:
«Kur’an, Peygamber (S.A.) zamanında bugünkü gibi bir arada tam olarak mevcut idi,
yani o zaman Kur’an tam olarak okunuyor ve ezberleniyordu. Hattâ sahabîlerden bir
topluluk, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemek için yazifelendirilmiĢti. Kur’an Hz. Peygamber’e
arz olunarak huzurunda okunuyordu. Sahablierden Abdullah b. Mes’ud ve Übey b.
Ka’bm da içinde bulunduğu bir cemaat, Kur’an-ı Kerim’i defalarca Peygamber’in
huzurunda hatmetmiĢtir.»
Birazcık düĢünürsek bu ifade gösterir ki, Kur’an-ı Kerim, Peygambor zamanında
Ģüphesiz tam olarak ve eksiksiz bir Ģekilde mevcut idi. Dolayısiyle, bunun aksini ileri
süren ve Ġmamiyye mezhebine mensup olduğunu iddia eden kısada bucakta kalmıĢ bir
kaç kiĢinin muhalefeti hiç bir değer* taĢımaz. Aziz okuyucum, o büyük Ġmama isnad
edilen bu türlü sözleri okurken, benim tüylerim diken diken oldu. Fakat tarihte, Hz.
Muhammed’in teiniz soyundan gelen Kur’an ve Ca’fer-i Sâdık’a kondurulmak istenen
bu gibi tozlan gideren, Ģüphe ateĢini söndüren ve gerçeği açığa çıkaran Ġmamların
varlığına Ģahid olmaktayız. Bugün de, îsnâaĢeriyye mezhebine mensup olan birçok
kardeĢlerimiz, aynı vazifeleri yapmaya devam etmektedirler.231[55] İmam Ca’fer’in Fıkhı
Biz, Ġmam Ca’fer’in fıkhını burada derinlemesine anlatamıyaca-ğız. Zira Ġmam
Mâlik’in, Ġmam Ebû Hanîfe’nin, Süfyan-ı Sevrî ve Süfyan b. Üyeyne’nin hocası olan
Ca’fer-i Sâdık’m fıkhı bu kitabın hacmine sığmaz. O’nun fıkhının kaynakları, dayandığı
delil ve me-todlar incelenecek olursa söz çok uzar ve onu tam olarak anlatınca-ya

227[51] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/199-201.
228[52] Mâide Sûresi, 67.
229[53] ġuarâ Sûresi, 227.
230[54] Nisa Sûresi, 168.
231[55] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/201-202.
127
kadar kalemimiz büsbütün yorulur. Dolayısıyla burada Ģunları söylemekle yetineceğiz:
îmam Ca’fer-i Sâdık Allah’ın kitabına tam olarak sarılırdı. O, Kur’an-ı Kerim’i anlama,
Kur’an’m âyet ve nass’Ianndari fıkıh hazinelerini ortaya çıkarma hususunda keskin bir
görüĢe sahipti. Ġmam Ca’fer, Sünnete de aynı Ģekilde sarılırdı. Ġmamiyye mezhebine
bağlı olan kardeĢlerimiz, îmam Ca’fer’in ancak Ehl-i Beyt’ten rivayet edilen hadiseleri
kabul ettiğini ileri sürüyorlar, «Ġmam Zeyd» adlı kitabımızda tarihi delillere dayanarak,
yukarıda da kısaca söylediğimiz gibi, Ehl-i Beyt mensuplarının diğer sahabe ve
tabiîlerle iliĢkilerini büsbütün kesmediklerini isbat ettik. îmam Ali Zeynelâ-bidin,
çağındaki sahabe ve tabiîlerin toplantılarından ayrılmazdı. Onun, bütün müslümanlar
arasında ve özellikle Ehl-i Beyt içerisinde yüksek ve saygı gösterilen bir yeri vardı.
îmam Ca’fer, Kur’an ve Sünnet’te bir nass bulamazsa kıyas’a baĢvuruyor muydu? O,
Ģüphesiz re’y ile hüküm veriyordu. Fakat, onun re’yi nass bulunmayan hususlarda
maslahata mı, yoksa kıyasa mı dayanıyordu? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Öyle
görünüyor ki o kıyas metoduna baĢvurmuyordu; ancak nass bulamadığı zaman
maslahat veya akla göre hareket ediyordu. Rivayete göre Ġmam Ebu Hanife ile
Medine’de ilk karĢılaĢtığı zaman aralarında Ģu konuĢma cereyan etmiĢtir:
«Ey Numan, bana babam, dedemden Ģöyle rivayet etti: Din hususunda re’yi ite kıyasa
ilk baĢvuran Ġblistir. Allah ona: Âdem’e secdev et, dedi. O da; ben Âdem’den
hayırlıyım, çünkü beni ateĢten, onu da topraktan yarattın, dedi. Kim dinde re’yi ile
kıyas yaparsa Allah onu kıyamet günü Ġblise arkadaĢ eyler. Çünkü o, kıyas yapmak
suretiyle Ģeytana uymuĢtur»232[56] .
Medine fıkhında re’y, nâss bulunmadığı zaman maslahata dayanırdı veya maslahat
rey’e galebe çalardı. Hattâ re’y ile meĢhur olan Rabîa’da bile re’y, maslahat demekti.
Bunun içindir ki, îmam Ca’fer’in kıyası terk edip nass bulunmadığı zaman maslahata
önem veren fıkhı kabul ettiğini söylüyoruz. Zira maslahat, aklın hükmüyle
birleĢmektedir. Meselâ, aklın hükmüne göre zararlı Ģeyler terkedilir, faydalı Ģeyler
alınır. Bu da ittifakla kabul edilen bir: husustur.
«Kısaca Ģöyle söyliyebiliriz: îmam Ca’fer’in fıkhı ve mezhebi esas itibariyle diğer dört
mezhebden uzak ve pek farklı değildir. Yani o da, Ehl-i Sünnetten esaslar da
.ayrılmamıĢtır. Ancak îmam Ca’-fer’e, ölümünden sonra bir takım iftiracılar bir çok
Ģeyler isnad etmiĢler ve bunları halk arasında yaymıĢlardır., O, sağ olsaydı elbette bu
iftiraların hepsini reddederdi.»
«îmam Ca’fer’den sonra yüz yıllar boyunca yapılan ictihadlarla hayli geniĢleyen
Imamiyye (Ca’feriyye) fıkhı bu gün Ġran’da, kısmen Irak, Hindistan ve Pakistan’ın bazı
bölgelerinde ve bir kısım Arap ülkelerindeki küçük cemaatlar halinde bulunan Ģıîler
arasında tatbik edilmektedir.»
«Müslümanların, her hangi bir Ġslâm ülkesinde tatbik edilen Ģeriatın nasıl olduğunu
bilmesinde fayda 233[57]vardır.234[58]

232[56] Ebu Hanîfe ona Ģöyle cevap vermiĢtir : «Ne münasebet; ġeytan, Allah’ın emrine isyan için kıyas yaptı. Biz ise, Allah’ın emirlerine itaat
yollarım bulmak için kıyas yapmaktayız» (Bak, Osman Kesfcîoğlu, Ġmam A’zam, s. 69).
Ġmam Ca’fer’in babası Muhammed Bâtar’a, Ġmam Ebu Hanife’nin kıyas hususunda verdiği cevaplar, bu bölümün baĢ tarafında geçmiĢtir.
Çeviren.
233[57] Son üç paragraf, müellifin (Muhâdarât fil-Mîras Indel-Caferiyye» adlı eserinin 37 ve 38. sahifelerinden alınmıĢtır. Çeviren.
234[58] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/203-204.

Burada Paylaşın.

Hakkında islamvehayat

Bunlara'da Bakınız

Eş’ari Mezhebi

Ebu’l-Hasen el-Eş’ârî’nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu “Eşâ’ira” gelir. Eş’ariyye ismi, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir