İMAM ZEYD ve MEZHEBİ

İmam Zeyd (80 — 122 H.)


Hicrî birinci yüzyılın ikinci yarısının sonuna doğru Peygamber ġehrinde; kalbi Ġmanla
dolu, nuru yüzünü heybet Ve celâl ile aydınlatan biri yaĢıyordu. Bütün Medine onu
seviyor, gelip geçenler onun adını ve üstünlüğünü anıyordu. O, mütevazı olduğu için
yükseliyor, insanlara kıymet verdiği için onlar da kendisini yüceltiyor, zayıfları sevdiği
için de bütün insanlar onu seviyordu. Fakirlerin derdine ortak olur, yetimlere babalık
Ģefkati gösterirdi. ĠĢte bu zat; Hz. Hüseyin’in kılıçların ağzından kurtulan biricik oğlu
Ali Zeynelâbidin idi. O Ģehidler babası ve Kerbelâ’daki korkunç zulmün yere serdiği
Hz. Hüseyin’in nesli, iĢte bu zat ile devam etmiĢtir.
O, bu acıklı sahne üzerine durmadan ağlar ve üzüntüsünü bir türlü gideremezdi.
Çünkü, Ehm Beytin bütün sevgili evlâtları öldürülmüĢ, böylece o, yalnız baĢına
yaĢamak zorunda kalmıĢtı. Bu konuda kendisi bir kere Ģöyle söylemiĢtir:
Yakub (A.S.), Yusuf için gözleri kalana kadar ağlamıĢtır. Halbuki o, Yusuf’un ölüp
ölmediğini bilmiyordu. Ben ise, Ehl-i Beytimden 10’dan fazla insanın bir kuĢluk vakti
gözlerimin önünde boğazlandığını gördüm. Siz, onların acısının gönlümden gideceğini
mi sanıyorsunuz?
Ali Zeynelâbidin, ruhî elem ve üzüntüleri içerisinde bir merhamet kaynağı olmuĢ ve
gönlü onunla dolup taĢmıĢtır. O, cömert idi, borçluların borcunu öder, muhtaçların
yardımına koĢardı. Affetmek, iyilikte bulunmak onun en büyük vasfıydı. Ondan Ģöyle
bir olay rivayet edilir: Bir gün bir câriye ibriği eline almıĢ, abdest alması için ona su
döküyordu. Câriye, ibriği Ali Zeynelâbidin’in üzerine düĢürdü ve yüzünü yaraladı. Ali
Zeynelabidin, kmayıcı bir edâ ile baĢını cariyeye doğru kaldırdı. Bunun üzerine câriye
Ģöyle söyledi: Allah, Kur’an’da, «Öfkelerini yenenler» buyuruyor. O, öfkemi yendim
dedi. Câriye, «Ġnsanları affederler» buyuruyor, dedi. O, seni affettim dedi. Câriye,
«Allah, ihsan sahiplerini sever»139[2] dedi. O da, sen, Allah yolunda hürsün, cevabını
verdi.
ĠĢte Ali Zeynelâbidm Hicaz ülkesinde, özellikle Mekke ve Medine’de böyle asalet,
büyüklük, merhamet ve iyilikseverlikle tanınmıĢtır. O, halife çocuklarının ulaĢamadığı
bir dereceye yükselmiĢtir. Saltanatı olmadığı halde herkes ona saygı gösterirdi. ÇeĢitli
yollardan rivayet edildiğine göre HiĢam b. Abdilmelik, halife olmadan önce hacca
gelmiĢ, Kabe’yi tavaf ediyordu. Haceru’I-Esved’i eliyle selâmlamak için ne kadar

137[137] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/122-126.
138[1] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/127.
139[2] AI-i Ġmran Sûresi, 134.
80
çabaladiysa da kalabalıktan buna muvaffak olamadı. Nihayet kendisi için bir minber
yapıldı ve onun üzerine oturdu. Etrafını ġamlılar çevirmiĢti. Tam bu sırada Ali
Zeynelâbidin belirip Haceru’I-Esved’i selâmlamak için yaklaĢınca, halk, onun yolunu
tam bir saygı ile açtı. O güzel bir kıyafet içerisinde vakarlı bir haldeydi. HiĢam,
küçümsiyerek, bu da kim?» diye sordu. Orada bulunan Ģâir Ferezdak ileri atıldı ve Ģu
kasidesiyle onu tanıttı:
ĠĢte bu; ayak sesini bütün Hicaz’ın tanıdığı,
Beytullahm, Haramı ġerif ve çevresinin bildiği,
Allah’ın kullarının en hayırlısının oğludur.
ĠĢte bu; takva sahibi ve tertemiz olan sancak,
Gördüğü zaman kendisine KureyĢ’in
Cömertlikle fazilet kaynağı dediği kiĢidir,
Ki senin «Bu da kim?» sözün eksiltmez onun kadrini,
Tanımazlıktan geldiğini senin Arab da iyi tanır, Acem de…140[3] Ali Zeynelâbidin, kendisini fıkıh ilmine ve hadîs rivayetine vermiĢtir. O, tabiîlerden de
hadîs rivayet etmiĢtir. Ehl-i Beytin fikir mirasını da muhafaza etmiĢtir. Ondan îbni
ġihab ez-Zühri, hadis, rivayet eder ve onu takdirle anardı. O, siyasetten uzak durdu ve
tamamen kendisini Ġslâm ilmine verdi.
Onun çağında Ģiîlerin sapıkları (Gulât-i ġia) mevcut idi. Onlarla karĢılaĢtığı zaman
tutumlarını tenkid eder ve onlan hakikat yoluna çağırırdı. Rivayet edildiğine göre
Irak’dan gelen bir topluluk onun etrafına oturmuĢ, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)’i kötü
sözlerle anmıĢlardı. O, bunlara Ģöyle haykırdı: «Söyleyiniz, siz kimsiniz? Yurtlarından
ve mallarından uzaklaĢtırılan, Allah’ın fazlım ve yüksek rızâsını istiyen, Allah ve
Resulünün yolunda koĢan ilk muhacirlerden inisiniz?» Onlar, hayır dediler. O, «Siz
yurdu ve îmanı daha önce tutmuĢ olan, kendilerine gelen muhacirleri sevenlerden
misiniz?» dedi. Hayır, dediler. O, bunun üzerine onlara Ģu cevabı verdi: Kendiniz itiraf
ettiğinize göre siz ne onlardan, ne de bunlardansınız. Ben tanıklık e’derim ki siz
Allah’ın Ģu âyetindeki üçüncü zümreden de değilsiniz: «Onlardan sonra gelenler;
Rabbimiz, bizi ve Ġmanda bizi geçen kardeĢlerimizi bağıĢla. Kalplerimizde Ġman
edenlere karĢı bir kin bırakma, derler.»141[4] Bundan sonra onlara, benden uzaklasınız;
Allah lâyıkınızı versin, derneğinizi dağıtsın, siz Ġslâm ile alay ediyorsunuz ve îslâm
ehli değilsiniz, dedi.142[5] Îmam Zeyd’în Doğumu Ve Gençliği
ĠĢte îmam Zeyd, bu büyük ve cömert babanın gölgesinde doğdu ve büyüdü. Bu acıklı
ve üzüntülü muhitte yaĢadı. Allah, ondan da, Ģerefli atalarından da razı olsun. Bu
tertemiz soydan gelen Ġmam Zeyd’in babası Ali Zeynelâbidin, dedesi Ģehidler Ģehidi
Hz. Hüseyin; büyük dedesi Ġslâm kahramanı, Ġlim Ģehrinin kapısı, sahabîlerin en büyük
kadısı, Medine’ye yapılan göçte Peygamber CS.A.V.)’in kendisi ile kardeĢlik akdettiği
Hz. Ali’dir.
Zeyd’in doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Fakat Hicri 80 yılında doğduğu
anlaĢılmaktadır. H. 122 yılında da Ģehid olarak öldüğü en kuvvetli rivayetlerle ifade
edilmektedir. Öldüğü zaman 42 yaĢını geçmediğinde rivayetler birleĢmektedir.

140[3] Tarihî ve edebî eserlerde Ferezdak’a nisbet edilen bu kasideyi, Ġsfahanıde, el-Agânî’de rivayet etmiĢtir.
141[4] HaĢr Sûresi, 10.
142[5] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/129-131.
81
Onun iyi bir Ģekilde yetiĢmesi için gerekli muhit mevcut idi. Bu muhit, ona yükseklik
ve büyüklük duygusu yermiĢtir. O, soyundan gelen yüksek Ģeref sayesinde ruhi bir
ululuk duyardı. Çünkü bir taraftan Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, diğer taraftan Hz.
Ali’nin torunu idi. O. sıkıntı ve mihnetler içerisinde yaĢadı. Fakat bu sıkıntı ve mihnetler, ona ruhî bir olgunluk kazandırdı. Kendi ailesinde bulduğu Ġlim pınarlarından
bol bol içti. Bütün bunların üstünde Irak ve diğer îslâm ülkelerinde Ģiddetli fitneler
meydana geldiği zaman o. bir çok sahâbî ve tabiîlerin sığındığı Peygamber ve Nur
ġehri Medine’de idi. Bu Ģehir, Sünnetin beĢiği, Peygamber ilminin ıĢığı idi. Nitekim
daha sonra Ömer b. Abdilaziz Medine’ye haber göndermiĢ, orada oturmakta olan
tabiilerden Peygamber’in sünnetlerini toplamalarını ve diğer Ġslâm ülkelerine
yaymalarını emretmiĢti.
Ġmam Zeyd, böyle bir Ġlim çağında yetiĢmiĢ, böylesine yüksek bir aile içinde doğup
büyümüĢ ve mükemmel bir insan olarak yaĢamıĢtır. O, babasından Ehl-i Beytin ilmini
rivayet etmiĢtir. Ġmam Zeyd’in bütün rivayetlerini içine alan «el-Mecmu» adlı
kitabında Hz. Ali’ye dayanan pek çok hadis mevcuttur.Ayrıca o, babasından Ehl-i
Beytin ilmini rivayet ettiği gibi Hz. Ali ve Hüseyin’den baĢka râvilerden de bir çok
hadisler rivayet etmiĢtir. Nitekim babası Ali Zeynelâbidin de bir çok tabiîlerden
rivayetlerde bulunmuĢtur. Çünkü onlar, tabiîlerden rivayet etmekle halk arasında Ģeref
ve itibarlarının sarsılacağı vehmine asla kapılmamıĢlardır.
Babası H. 94 yılında öldüğü zaman Ġmam Zeyd 14 yaĢında idi. O, kendisine babalık
yapacak bir yaĢta olan ağabeyi Mühammed Bâkır’dan da rivayet etmiĢtir. Mühammed
Bâkır’m oğlu Ġmam Cafer-i Sadık, Ġmam Zeydle yaĢıt idi.
Ġmam Zeyd’in 14 yaĢında iken babasından Ehl-i Beytin bütün ilmini öğrenmiĢ olması
düĢünülemez. O, ilminin büyük bir kısmını, babasının bütün ilmini öğrenen
ağabeyinden almıĢtır. Mühammed Bakır, Ġlim ve fazilette Ġmam idi. Bir çok bilginler
ve Irak âlimlerinin baĢı Ebu Hanîfe de ondan Ġlim öğrenmiĢtir. Mühammed Baku,
Ġlimde gerçekten Ġmamlık mertebesine yükselmiĢti. Hattâ âlimlerin sözlerini inceler,
bunların doğru ve yanlıĢını ortaya kordu.
Ehl-i Beyt arasında îmam Zeyd’in çağdaĢı âlim, fâzıl, bilginlerin ilmine baĢvurup
Ģahsiyetine saygı gösterdiği, halkın ve idarecilerin saygı duyduğu biri vardı. îĢte o,
Zeynelâbidin’in amcası Hz. Hasan’m torunu Abdullah b. Hasan idi. Bu zat, çok doğru
ve pek güvenilir bir kimse olup Ebu Hanîfe kendisinden ders almıĢtır. Ġmam Mâlik ve
Süfyan es-Sevrî gibi birçok muhaddisler ondan rivayet etmiĢlerdir. O, Halife Ömer b.
Abdilaziz’e uğramıĢ ve ondan büyük ikram görmüĢtür, Ġlk Abbasi halifesi Abdullah
Seffah’a uğramıĢ, ondan da tazim görmüĢtür. Halifeliğinin ilk günlerinde Ebu Cafer elMansur da ona saygı göstermiĢti. Fakat, Abdullah b. Hasan’ın oğulları, Ebu Cafer
aleyhine harekete geçince onu hapsettirmiĢ, ölümüne kadar da hapishaneden
çıkarmamıĢtır ki öldüğü zaman O, 75 yaĢındaydı.
Zeyd, Abdullah b. Hasan’dan da Ġlim tahsil etmekle Ehl-i Beyte mensup diğer seçkin
bilginlerin Ġlimlerini de öğrenmiĢ oldu. Ayrıca O, Peygamber’in mescidinde Ġlim
meclisleri akdeden tabiilerden de Ġlim öğrenmiĢ, onların rivayetlerini, çıkardıkları
hükümleri ve verdikleri fetvaları tesbit etmiĢtir. Böylece O, Peygamber evinde tahsilini
tamamlamıĢ, ilmin beĢiği olan Medine’de kendisini tanıtmıĢtır. Nihayet kendisini güçlü
bulduğu zaman Medine’den dıĢarı çıkmıĢ, böylece babasının ve ağabeyinin usûlünden
ayrılmıĢtır. Çünkü onlar, Medine’den dıĢarı ancak hac maksadıyla çıkarlardı. Yani, Hz.
Hüseyin’in çok feci bir Ģekilde öldürülmesinden sonra Ehl-i Beyt men-subları,
82
Medine’den dıĢarı çıkmıyorlardi; ancak hac maksadıyla çıkabiliyorlardı. Ġnsanları ve
siyaseti terketmiĢler, kendilerini sadece ilme vermiĢlerdi. Kendilerine Ġlim için
gelenlere ilgi gösteriyorlar, fıkıh ve dahîsi yayıyorlardı. Bu yüzden HâĢimî ailesinin
diğer ileri gelenlerini onlar fikir, fıkıh ve din bakımından geçmiĢ bulunuyorlardı.
Zeyd, Ġlim uğruna Medine’den çıktıktan sonra çeĢitli memleketlere giderek ilmi her
bulduğu yerde almıĢtır. Basra’da Vâsıl b. Ata’ ile karĢılaĢmıĢ; onunla mu’tezilî
görüĢleri incelemiĢtir. Bu sebeple, ilerde de anlatacağımız gibi, onun görüĢleri ile
mu’tezili görüĢler arasında bir yakınlık meydana gelmiĢtir. Onu, bilhassa HâĢimî
ailesinde tahsil ettiği Ġlim yükseltmiĢtir. Zira, onun mensup olduğu bu aile içinde
akâid, fıkıh ve hadis âlimleri bulunuyordu. Meselâ, Hz. Ali’nin Fatıma’dan sonra aldığı
hanımından doğan Muhammed b. Hanefiyye bunlardandır. ġehristâni, Muhammed b.
Hanefiyye hakkında Ģöyle söyler: Muhammed b. Hanefiyye derin bir bilgi, keskin ve
isabetli bir görüĢ sahibi idi. Ona babası Hz. Ali savaĢ vaziyetlerini anlatmıĢ ve onu
ilmin yüksek derecelerine vukuf , sahibi yapmıĢtır. O da uzleti seçmiĢ ve Ģöhrete karĢı
ilgisizliği tercih etmiĢtir.143[6] Zeyd, muhtelif yerlerde Ġlim tahsil ettikten sonra Irak ve Hicaz ülkelerinde dolaĢmıĢ,
âlimlerle müzakerelerde’ bulunmuĢ, sonra ömrünün çoğunu Medine’de geçirmiĢtir.
Ona her taraftan bir çok talebe gelmiĢ ve Ġlim öğrenmiĢtir. O, Medine’de bulunduğu
zamanlar kendisini Kur’an okumaya ve ibadete vermiĢ olup kıraat hususunda da
insanların en bilgini idi. Ġlimde zirveye ulaĢmıĢtı. îmam Â’zam Ebu Hanife onun
hakkında Ģöyle söylemiĢtir: «Zeyd b. Ali’yi gördüm; çağında ondan bilgin, ondan daha
çabuk cevap veren, ondan daha açık söz söyliyen birini görmedim. O, eĢsiz bir
insandı.»
Abdullah b. Hasan da Zeyd’in oğlu Hüseyin’e Ģöyle söylemiĢtir . Atalarının sana en
yakını Zeyd b. Ali’dir. Ben aramızda ve bizden baĢkaları arasında onun benzerini
görmedim.»144[7] İmam Zeyd Mücadele Alanlarında
Ehl-i Beyt, hem söz ile hem de fiilen siyasetten uzaklaĢmıĢtı. Hattâ onlar,
hükümdarlara, baskılarından kurtulmak için, «Emîr’ul-Mu’-minîn» diye
hitabediyorlardı. Onların çoğu, Medine’de ancak siyasî çevrelerle temas etmemek için
kalıyorlardı. Onlardan Irak ve ġam ülkelerinde en çok dolaĢan Ġmam Zeyd’dir.
Fakat, HaĢimî ailesinin halktan ayrı olarak yaĢamasına rağmen, memleketin her
tarafında Ģiîlik propagandası alabildiğine yayılıyordu. Ehl-i Beyt’in Ģiilerden uzak
yaĢayıĢı, bu Ģiîlerin çoğunun gerçek Ġslâm yolundan sapmasına sebeb oldu. Bunlarla
karĢılaĢan Ehl-i Beyt mensubları, onları dâima sert bir Ģekilde azarlamıĢiardır. îmam
Zeyd, seyahatları sırasında bu Ģiîler arasında hakikati yaymaya ve onları sapıklıktan
uzaklaĢtırmaya çalıĢmıĢtır.
Emevl Devletinin baĢına, Hicrî 105-125 yıllarında hüküm süren HiĢam b. Abdilmelik
geçmiĢtir. Bu Emevi Halifesi, Zeyd’i ve onun hareketlerini, adamları vasıtasıyla daima
takib ediyordu. Çünkü Abbasîlerin propagandası, Ģiî bir kılığa bürünmüĢ, Horasan ve
Mâverâunnehr ülkelerinde gizli gizli yayılıyordu. Zeyd üzerinde Ģüpheler artmıĢ ve
bütün hareketlerinden dolayı ittiham edilmeye baĢlanmıĢtı. Fakat, suçlu olduğunu

143[6] el-Milel ve’n-Nihal, c. I. s. 119.
144[7] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/131-133.
83
gösterecek bir delil bulunamamıĢtı. Zeyd, devlete karĢı ayaklanmak için her hangi bir
teĢebbüste bulunmamıĢtır. Ancak, Ġlim ve irĢat vazifesiyle uğraĢmıĢtır. Zeyd’i ittiham
etmek için elde bir delil bulunmadığı halde, HiĢam Ģüpheden kurtulamamıĢtır; çünkü
o, Ehl-i Beytin halk nazarmdaki mevkiini biliyordu. Ayrıca Beytü’l-Haram’da Ali
Zeynelâbidin’e gösterilen saygıyı gözleriyle görmüĢtü.
HiĢam, Ġmam Zeyd’in durumunu gözetlemekle yetinmedi, tersine, Ehl-i Beyt’in
mevkiini sarsmaya teĢebbüs etti. Bu maksatla O, Medine Valisini Ehl-i Beyt
mensupları arasında fitne çıkarmaya Ģevketti. Esasen Zeyd ile amcası Hz. Hasan’m
evlâtları arasında Hz. Ali’nin bir vakfı üzerinde münakaĢa mevcuttu, Onlar bu vakfın
mütevelliği meselesinde anlaĢamıyorlardı. Vali, bu dâvanın kendi huzurunda
halledilmesinde ve husûmetin uzamasında Ġsrar ediyordu. Bu maksatla, Vali, bütün
Medine’lileri, bu muhakemenin cereyanma Ģahit kılmak için, bir araya topladı ve Hz,
Hüseyin evlâtları arasındaki uygunsuz tartıĢmayı halka duyurmak istedi. Valinin kötü
maksadım kavrayan Zeyd, Medine’de bu dâva ile ilgili dedikodulara son vermek için
kendi hakkından vazgeçti.
Bu dâvanın duruĢmasıyla ilgili bazı hususları Ġbnu’I-Esir’den dinliyelim: «Medine
bulgur kazanı gibi kaynıyordu. Herkes birbirine Zeyd böyle dedi, Abdullah Ģöyle dedi
gibi lâflar söylüyordu. Ertesi gün olunca Vali Halid, Mescid’de yerine oturdu. Halk da
toplanmıĢtı. Bazısı mahcup, bazısı da üzüntülü idi. Halkı, buraya, Ehl-i Beyte mensup
insanların biribirine kötü sözler sarf etmesinden hoĢlanan Halid bilhassa çağırmıĢtı.
Abdullah konuĢmaya baĢladı. Bunun üzerine Zeyd söze karıĢıp: «Acele etme, ey Ebu
Muhammed. Eğer Zeyd, seninle Halid’in huzurunda muhakeme olacaksa, sahip olduğu
bütün köleleri ebediyen azat edecektir,» dedi. Sonra Vali Halid’e dönerek: «Allah’ın
Elçisinin zürriyetini böyle bir mesele için mi topladm? Halbuki Ebu Bekr ve Ömer
onları böyle bir iĢ için asla topIamamıĢtı»145[8] demiĢtir.
îĢte Ġmam Zeyd’in bu davranıĢıyla tartıĢma sona ermiĢtir. Fakat Vali, duruĢmada hazır
bulunan bazı serserileri kıĢkırtarak Zeyd’e küfrettirmiĢtir. îmam Zeyd ise, bunlardan
yüz çevirerek, «Biz, sizin gibilere cevap vermeyiz» demekle yetinmiĢtir.
Medine’den her çıkıĢında îmam Zeyd’e gösterilen güçlükler Ģîd-detlenirdi. O, bir kere
Irak’a gitmiĢti. Buranın valisi Halid b. Abdil-lâh el-Kasrî de ona çok ikramda
bulunmuĢtu. Fakat bu vali yerinden azledilmiĢ, ondan sonraki vali hem Zeyd’i ittiham
etmiĢ, hem de Halid b. Abdillah el-Kasri’yi, Ehl-i Beyt’e malî yardımda bulunmakla
suçlamıĢtı. Medine’ye gitmiĢ olan îmam Zeyd, bu hususta sorguya çekilmek üzere
Irak’a çağrılmıĢtır.
îĢte bu türlü güçlük, ihanet ve eziyetler, hem Medine Valisi hem de baĢkaları
tarafından durmadan Zeyd’e yöneltiliyordu. Nihayet o, HiĢam’a gidip Medine Valisini
Ģikâyet etmek zorunda kaldı. Fakat HiĢam’a gidince, Halîfe, onu küçük düĢürmek
istemiĢ ve huzuruna kabul etmemiĢtir. Huzuruna çıkmak için Ġmam Zeyd’in gönderdiği
kâğıdın altına HiĢam Ģunu yazmıĢtır: «Medine’deki evine dön!» Zeyd’in Ġsrarı üzerine
HiĢam sonunda onu kabul etmiĢ; fakat içeri girince ona oturacak yer göstermemiĢtir.
Zeyd de boĢ bulduğu bir yere oturmuĢ ve Ģöyle demiĢtir: «Ey Emîr’ül-Mü’minîn, hiç
bir kimse Allah’a tavkâ hususunda büyüklük taslıyamaz. Keza, hiçbir kimse Allah’a
takvadan baĢka bir hususta kendisini küçültemez.» Hi-Ģam Ģöyle cevap vermiĢtir:
«Sus, anasız olası. Sen hilâfet iddiasında bulunuyorsun. Halbuki sen bir cariyenin
oğlusun.» Zeyd, buna Ģu sözleriyle son derecede metanetli bir cevap vermiĢtir: «Allah

145[8] el-Kâmil, c. V. s. 5.
84
katında hiçbir kimsenin derecesi Peygamber’den daha yüksek ve kadri ondan daha
yüce değildir. Ġsmail Aleyhisselâm da bir cariyenin oğlu ve kardeĢi de Surayha’ın
oğludur. Bütün insanların hayırlısı Hz. Peygamber, Ġsmail soyundan gelmiĢtir.
Birisinin dedesi Allah’m Elçisi ve babası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali olursa, kimsenin
ona diyeceği birĢey yoktur.» Bunun üzerine HiĢam, «DiĢan çıkınız- dedi. Zeyd de,
«Çıkıyorum; fakat bundan sonra, senin istemediğin yer ne re ise orada bulunacağım»
cevabını verdi.146[9] Hîşam B. Abdîlmelîk’e Karşı İsyanı
Ġmam Zeyd Medine ve Irak’ta türlü iĢkencelere uğradı.’ Durumunu HiĢama Ģikâyet
etmek istediği zaman yine eziyet gördü. Hz. Ali’nin torunu olduğu halde huzurundan
kovuldu. O biliyordu ki Ģerefli insan, zulme karĢı koyar ve ağzını doldurarak «Hayır!»
der. Bunun için bu, HâĢinıî genci de ağzını doldurarak «Hayır!» dedi. Zillete mukabil
ölüme razı oldu. îsyan bayrağını açmak üzere iken onun Ģu mısraları söylediği rivayet
edilir: «Erken kalktım ölüm beni korkutuyor, sanki Ben hayat sahnesinden ayrılmıĢım.
Ona cevap verdim s Ey ölüm sen bir pınarsın, Elbet ben de senden bir bardak
içeceğim.»
Yiğit delikanlı, her türlü korkudan uzak, ya hak, ya ölüm diyerek meydana atılmıĢtı.
Bunlardan hangisine kavuĢursa kavuĢsun, içinde bulunduğu durumdan daha iyi
olacaktı. SavaĢ hazırlığını yaptıktan sonra gizlice Kûfe’ye gitmiĢti. Fakat bu bilinen bir
gizlilikti. Çünkü onun iĢi kimseye meçhul değildi. Irak’lı Ģiîler hemen etrafını sarıp
bîata baĢlamıĢlardı. Onun biat ve davetinin Ģekli îb-nü’1-Esir’in el-Kâmü’inde Ģöyle
anlatılır:
«Biz, sizi Allah’ın Kitabına ve O’nun Elçisinin Sünnetine, zâlimlerle savaĢa, zayıfları
müdafaaya, yoksullara yardıma çağırıyoruz ve bu mücadelenin kazandıracağı ganimet,
bunu hak edenler arasında eĢit olarak paylaĢtırılacaktır. Zulüm defedilecek, hak sahibine yardım edilecektir. Buna göre bana biat ediyor musunuz ? Onlardan «evet»
cevabını alınca, elini tek tek onların ellerinin üzerine koydu ve Ģöyle dedi: Allah’ın
ahdi ve mîsakı, O’nun ve Elçisinin zimmeti üzerinize olsun. Bana yaptığınız bîata vefa
göstereceksiniz, düĢmanlarımla savaĢacaksınız, benim için gizli ve açık her yerde nasihat edeceksiniz, değil mi? Biat edenlerin «evet» demesi üzerine onların ellerinin
üstünü ayrı ayrı mesnetti ve, Allah’ım sen Ģahit ol, dedi.»147[10] Ġmam Zeyd’e Kûfe’lüerden bu Ģekilde 15 bin kiĢi biat etmiĢtir.Vâsıt gibi civar
Ģehirlerden katılan Ģiîlerle bunların sayısı 40 bine çıkmıĢtır. Ehli Beyt’in ileri
gelenlerinden bir çoğu Zeyd’i uyarmıĢ ve Küfe’lilere güvenilemiyeceğmi söylemiĢtir.
Fakat Hz. Ali’nin torunu kararından vazgeçmemiĢ, ya Ģeref ya ölüm, diye yoluna devam etmiĢtir. Artık geri dönmesi imkânsız hale gelmiĢ, savaĢ alanına O, her gün biraz
daha yaklaĢmıĢtır. Kuvvetlerini toplamıĢ ve liderlerle 122 H. yılı Safer ayının baĢında
hücuma geçmeyi kararlaĢtırmıĢtır.
Zeyd’in ve ona biat edenlerin haberi Irak Valisine ve HiĢam b. Abdilmelik’e ulaĢmıĢ,
bunun üzerine HiĢam, Valiye gönderdiği mektupta Ģöyle söylemiĢtir: «Sen uyuyorsun,
Zeyd b. Ali’nin Kûfe’deki suçu çok artmıĢtır. Ona bîat ediliyormuĢ. Onu Ġsrarla yanına
çağır ve kendisine «eman» ver; kabul etmezse öldür.»

146[9] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/134-136.
147[10] el-Kamil, c. V. b. 68.
85
İmam Zeyd’in Savaşa Girişi Ve Şehîd Oluşu
Durum iyice fenaîaĢmıĢtı. Irak Valisi, Ġmam Zeyd’i yanma çağırmak cihetine gitmiĢ,
Ġmam ise vaziyetini açıkça belirtmek mecburiyetinde kalmıĢtır. Bunun için kendisine
bîat eden Iraklıları çağırmıĢ, fakat onlar bu kesin karar verme ânını görünce birbiriyle
münakaĢa ve mücadeleye baĢlamıĢlar ve çeĢitli fikirler ileri sürerek ortalığı
karıĢtırmıĢlardır. Onlar biliyorlardı ki, Ehl-i Beyt, kendileri gibi düĢünmüyordu.
Bunlar arasında cereyan eden münakaĢayı tarih kitaplarından olduğu gibi
naklediyoruz:
— Ebu Bekr ve Ömer hakkında ne.düĢünüyorsunuz ? Diye Zeyd’e
sordular. O da:
__ Allah onlara mağfiret etsin. Ehl-i Beytimde hiçbir kimsenin onlardan teberri ettiğini
iĢitmedim. Onlar «in hayırdan bir Ģey söyleyemem.
Dedi.
__ O halde Ehl-i Beyfin haktan niçin istiyorsun? Dediler.
— Biraz önce isimlerini andığınız kimseler hakkında söyliyeceğim en ağır söz, bizim
hilâfete daha lâyık oluĢumuzdur. Fakat millet, onları bize tercih etmiĢ ve bizi iĢbaĢına
getirmemiĢtir. Onlar da, üzerlerine aldıkları hilâfeti adaletle yürütmüĢler, Kitab ve
Sünnetle amel etmiĢlerdir. Dolayısiyle, küfre girecek bir Ģey yapmamıĢlardır.
Diye cevap verdi.
— O halde niçin savaĢıyorsun? Dediler.
— Çünkü bunlar, onlar gibi değildirler. Bunlar, yani Emeviler, hem halka hem de
kendilerine zulmetmektedirler. Ben, sizi Allah’ın Kitabına ve O’nun Resulünün
sünnetine, sünnetleri ihya etmeye, bid’-atları yoketmeye çağırıyorum. Beni dinlerseniz
sizin için de benim için de iyi olur. Dinlemezseniz ben sizden sorumlu değĠlim.
Dedi.
Bunun üzerine onlar, Ġmam Zeyd’i yapayalnız bırakıp dağılarak, bîatlannda durmadılar
ve Ġmanım Cafer-i Sadık olduğunu ilân ettiler.148[11] Bu tartıĢmalar yapılırken Emevî ordusu hazırlıklarını tamamlamıĢ, Ġmam Zeyd ve ona
bağlı olanların üzerine hücuma geçmiĢti. Bunun üzerine îmam Zeyd, savaĢa, karar
verdiği zamandan bir ay önce girmek zorunda kalıyordu. Adamlarını parolası olan «Ya
Mansur, Ya Mansur» sözü ile çağırmaya baĢladı. Kendisine ancak 400’e yakın insan
cevap verdi. Halbuki yalnız Kûfe’de ona biat edenlerin sayısı 15 bin kiĢi idi. Bunlara
katılanlar ise bu sayıdan kat kat fazla idi. Hepsi de sözlerinden dönmüĢlerdi. îmam
Zeyd, onlara Ģöyle haykırıyordu: «Çıkınız, zilletten izzete; çıkınız, din ve dünyaya;
çünkü siz ne dinde, ne de dünyadasınız.» Fakat, Hz. Ali’nin torunu Ġmam Zeyd,
yenilginin belirtilerini gördüğü halde, sarsılmıyor ve Ģöyle bağırıyordu: «Korkuyorum,
siz Hz. Hüseyin’e yaptığınızı bana da yapacaksınız. Allah’a and olsun ki ölünceye
kadar, tek baĢıma da olsam, savaĢacağım.»
Peygamber (S.A.V.)’in torunu, Bedir savaĢma katılan mücahidler kadar askeriyle
karĢısındaki koskoca ve her an takviye gören bir orduya karĢı ilerliyordu. Sayıca az,
fakat îman bakımından çok güçlü olan ordusuyla savaĢa girdi. Emevî ordusunun bir
kanadını yenilgiye uğrattı. Onlardan 70 kadarını öldürdü, Çokluğuna rağmen Emevî
ordusu, bu bir avuç yiğit mücahidlerle kılıç kılıca çarpıĢmaktan âciz kalmıĢ ve

148[11] Ġbni Kesir, c. IX, s. 330.
86
oklardan medet ummaya baĢlamıĢtı. Ġmanı Zeyd’in adamlarını ok yağmuruna
tutmuĢlar, bu arada Ġmam da alnından aldığı bir ok darbesiyle yere yuvarlanmıĢtı. Bu
okun alnından çıkarılıĢı, onun ölümü ile sonuçlanmıĢtı. Böylece onlar, .Zeyd’i, dedesi
Hü-seyn’e karĢı uyguladıkları metodla yolundan alıkoymuĢ oluyorlardı. Çünkü Hz.
Ali’nin evlâtları, savaĢ meydanında mertçe karĢılarına çıkan herkesi yere sermekte
güçlük 149[12]çekmiyordu.150[13] Savaştan Sonra
HiĢam ve kumandanı, bu genç Ġmamın Ģehid oluĢundan sonra ona, Yezid ve Ġbni
Ziyad’m Hz. Hüseyn’e ölümünden sonra yaptığının aynısını yaptılar. Zeyd’in kabrini
açtırıp temiz cesedini çıkarttılar. Onun cesedini, Kûfe’nin bir meydanında HiĢam b.
Abdilmelik b. Mervan’m emri ile astılar. Emevî taraftarı bir Ģair, bu durumu anlatan bir
Ģiir yazmıĢ ve Ģu çirkin sözleri burada sarf etmiĢtir:
Sizin Zeyd’i bir hurma kütüğüne astık.. Hiç gördünüz mü? Hak yolunda olanın hurma
kütüğüne asıldığını.
Onun temiz cesedi, bir müddet asılı kaldıktan sonra yine HiĢam’m emri ile yakılmıĢ ve
külleri yele verilmiĢtir. Fakat, îmam Zeyd’in bu Ģekilde öldürülüĢü, Abbasî davetini
daha çok yaymıĢ ve halkın bu davet etrafında toplanmasını sağlamıĢtır. Nasıl ki Hz.
Hüseyin’in öldürülüĢü, ġüfyanî-Emevî devletini devirmiĢ ve Süfyan oğulları yerine
Mervan oğullarını getirmiĢse, Zeyd’in öldürülüĢü de Emevî devletini kökünden
yıkmıĢtır. Çünkü, o nur yüzlü genç Ġmamın Ģehit ediliĢinden tam on sene sonra Emevî
devletinin yerinde yeller esmiĢtir. Allah’ın hikmetinden sorulmaz. Emevî hükümdarlarının kabirleri de açılıp cesetlerinin kalıntıları çıkarılmıĢ, Zeyd’in cesedi gibi yakılarak
külleri yele verilmiĢtir. Mes’udî, bu durumu Ģöyle anlatır:
«El-Heysemî b. Adiy et-Taî, Ömer b. Hâni’den Ģöyle rivayet etmiĢtir: Abdullah b. Ali
ile Eb’ul-Abbas es-Seffah zamanında Emevî hükümdarlarının kabirlerini açmak için
çıktık. Sıra HiĢam’m kabrine gelmiĢti. Onun cesedini kabrinden tam olarak çıkarttık,
sadece burnunun bir kısmı çürümüĢtü. Abdullah b. Ali, ona 80 sopa vurdu, sonra
yaktırdı. Süleyman’ın kabri Dâbık’ta idi. Gidip onu da çıkardık. Fakat, bel kemikleri ile
bazı kaburga kemikleri ve baĢından baĢka bir Ģeyi kalmamıĢtı. Bunları toplayıp yaktık.
Aynı muameleyi öteki Emevî hükümdarlarına da yaptık.» Mes’udî, bu olayları uzun
uzun anlattıktan sonra Ģöyle söylemektedir: «Biz, bu haberleri burada HiĢam’m, Zeyd
b. Ali’yi öldürttükten sonra, ona, cesedini yaktırmak suretiyle reva gördüğü akıbetin
aynen kendisinin de baĢına geliĢini bir ibret olsun diye yazdık.»151[14] Biz de burada belirtmeliyiz ki, bu naklettiğimiz sözlerle Abbasilerin, Emevîlerin kabir
ve cesetlerine reva gördükleri davranıĢların iyi bir hareket olduğunu söylemek
istemiyoruz. Buna Ġslâm dini asla müsaade etmez. Ancak, Allah’ın hikmetini, ibret
alınsın dîye beyan etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü Allah, zâlimleri birbirine musallat
etmektedir. Emevî zâlimleri hakkı tanımamıĢlar, azgınlaĢmıĢlar ve Peygamberin Ehl-i
Beyt’ine olmadık Ģeyleri yapmıĢlardır. Ġktidarı ele geçiren öteki zâlimler de, onlara
aynı Ģeyleri tatbik etmiĢlerdir. Böylece Allah’ın, «ĠĢte biz, zâlimlerin bir kısmını
kazandıkları Ģey sebebiyle diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.»152[15] âyeti bir kere

149[12] Ġmam Zeyd’in oğlu Yahya, babasıyla birlikte savaĢa katılmıĢ ve pederinin Ģehid olması üzerine Horasan’a kaçmıĢtır. Çeviren
150[13] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/137-139.
151[14] Murûc u’z-Zeheb, c. III, s. 183.
152[15] En’am Sûresi, 129.
87
daha gerçekleĢmiĢtir.
idrâk sahiplerine bunlar birer ibret olmalıdır !153[16] İmam Zeyd’in Şahsiyet Ve Karakteri
Ġmam Zeyd’in gençliğini, mücâdelesini ve hayatının sona eriĢini anlattık. Burada, onun
Ģahsiyet ve karakterini de genel hatlarıyla ortaya koymak istiyoruz. O, Ehl-i Beyt’e
mensup olan diğer Ģahsiyetler gibi yüksek meziyet ve vasıflara sahip idi. Onun en
üstün meziyetlerinden biri, hak ve hakikat uğrunda mücadele ederken sahip olduğu
ihlâstır. KiĢi, hak ve hakikati ararken ihlâs sahibi olursa, kalbinde hikmet nuru parlar
ve onun yolunu aydınlatır. Hiçbir Ģey, aklı ihlâs kadar aydınlığa kavuĢturmaz. Keza,
hiçbir Ģey, fikir nurunu, nefsi arzu kadar söndürmez.
Zeyd, Ġlim uğrunda koĢarken büyük bir ihlâs sahibi idi. Birçok Ġlimleri bu sayede
öğrendi. Medine’de fıkıh Ġlimlerini, Ehl-i Beytin ilmini, Usûl’ud Dîn ilmini tahsil etti.
Ġslâmî fırkaların beĢiği olan Basra’ya gidip çağının bütün Ġlimlerini öğrendi. Bu
Ġlimlerin hepsinde o, gerçekten Ġmamlık derecesine yükseldi. Ihlasın en büyük meyvesi takvadır. Takva nuru, Zeyd’in yüzünde, lisanında ve hareketlerinde parlamakta idi.
Bir çağdaĢı onun hakkında Ģöyle söylemiĢti : «Zeyd b. Ali’yi her gördüğüm zaman
daima yüzünde nur parıltıları bulunurdu,» O, daima ya Kur’an okur, ya da ilmî
müzakerelerde bulunurdu. Onunla görüĢmek istiyen biri Ģöyle söylemiĢtir: «Medine’ye
geldim ve Zeyd b. Ali’yi ziyaret için her soruĢumda bana onun Kur’an okuduğunu
söylediler.» O, kendisini Ģu sözüyle tanıtır: «Zeyd b. Ali sağ ve solunu tanıdıktan sonra
Allah’ın haram kıldığı hiçbir Ģeye yaklaĢmamıĢtır.»
Bu takva sahibi Ġmam, basiret gözüyle görüyordu ki Allah’dan korkan kimseyi halk
sever ve sayar. O, Ģöyle söylerdi: «Kim Allah’a itaat ederse Allah da insanları ona itaat
ettirir.» Onun ihlâsı, Mu-hammed ümmeti arasında birinci mertebede yer alır. Bunun
içindir ki o, müslümanlan birleĢtirmek ve aralarındaki dargınlığı gidermek için
uğraĢmıĢtır. Bir kere, o, bir arkadaĢına Ģöyle söylemiĢtir: «Bu Ülker yıldızını görüyor
musun, bir kimse ona ulaĢabilir mi?» ArkadaĢı, hayır, dedi. O da Ģu cevabı verdi:
«Allah’a yemin ederim ki ellerimle bu ülkere asılıp oradan yere düĢerek parça parça
olsam, ben yine de Allah’ın Muhammed ümmetini birleĢtirmesini isterim.»154[17] Zeyd, tefrikanın açtığı gediği kapatmak için mücadele etmiĢ, müslümanları
birleĢtirmek için Kitab ve Sünnet’ten baĢktı yol olmadığını görmüĢtür. ÇalıĢmalarını
bu yolda ilerletmiĢ ve temiz ruhunu da bu uğurda feda etmiĢtir. Ġhlâsmın diğer bir
meyvesi de, müsamaha ve affedici oluĢu idi. Onun bu duygusu, bütün hakkını amcasının oğlu Abdullah b. Hasan’a terketmesine sebep oldu. Müsamaha duygusu onun
ahlâkını gülleri açılmıĢ bir bahçeye çevirdi. Ġhlâsı ona daima hakkı söyletiyordu. Allah
ona yiğitlik ve medenî cesaret bakımından büyük bir nasip vermiĢti. SavaĢtaki ve
baĢkasına yardım hususundaki cesareti de aynı nisbette idi. Medeni cesareti sayesinde
o, hiçbirĢeyden korkmadan hakikati söylüyor, en güç durumlarda bile susmuyordu.
SavaĢa gireceği sırada etrafmdakilerin bir kısmı, »nun Ebu Bekr ve Ömer’e dil
uzatmasını istediler. Fakat O, buna asla razı olmadı. Çünkü hakikat uğruna mücadele
eden insan, bâtıl bir Ģeyi kendisine vasıta yapamaz. Medenî cesareti, onu, ġiîliğin
«Takıyye = Gizlilik» prensibini tanımamaya Ģevketti. O, bütün görüĢlerini apaçık ilân

153[16] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/139-140.
154[17] Etral-Ferec etfsfabânî, Makâtilu’t-Tâlibin, Kahire, 1949, S. 129.
88
ediyor ve eziyetten korkarak onları gizlemiyordu. Bu tutumu, onun kendi görüĢleri
yüzünden iĢkence ve hakarete, maruz kalmasına, bazı insanların kendisini terk
etmesine ve baz.ı yakınlarının muhalefetine sebep olmakta idi.
Onun savaĢ cesareti, kendisini 15 bin kiĢiden fazla büyük bir ordu ile savaĢmaya
Ģevketti. Halbuki yanında Bedir gazilerinden fazla bir askeri yoktu. Buna rağmen ilk
hamlede o, zaferi elde etmek üzere idi. Fakat, uğradığı ok yağmuru durumu aleyhine
çevirdi.
Yiğitlik ve zulme karĢı durma, birbirinden ayrılmaz iki vasıftır Ġmanı Zeyd’in zulme
karĢı durma duygusu, onda zâlimlere karĢı çok Ģiddetli bir hassasiyet doğurdu. O,
yalnız Ehl-i Beyt’e reva görülen zulümlere karĢı durmamıĢ, baĢkalarına yapılan
zulümler için de aynı tepkiyi göstermiĢtir. Zaman zaman kendilerine gösterilen iyilik
ve saygı, onun zulme karĢı direnme azmini hafifletmemiĢtir. O, herhangi bir kimseye
yapılan bir zulmü kendisine yapılmıĢ gibi hissederdi, içinden zulme karĢı duyduğu
isyan, nihayet onu bu zulmü fiilen kaldırmaya Ģevketti. Bir yakınından Ģöyle rivayet
edilmiĢtir: «Hacca gitmek istedim ve Medine’ye uğradım. Zeyd b. Ali’yi ziyaret etmek
için yanma varıp selâm verdim. O, Ģairin Ģu (anlamdaki) mısralarını terennüm
ediyordu: «Kimler oklarla perdelenmiĢ bir ululuk isterse, Fayda verdiği müddetçe
yaĢar onlar.
Ne zaman ateĢli bir kalp, keskin bir kılıç ve
ġerefli bir baĢı birleĢtirsen uzaklaĢır zulüm senden.
Benimle savaĢ edenlerle savaĢ edersem ben,
Ey Âli Hemdân, bu durumda zâlim mi olurum ben?
Bu rivayet, onun »ruhunda zulme karĢı duyduğu isyanı göstermektedir. O, ancak
kendisine hamle ruhu veren Ģiirleri okurdu. Zamanı gelince ileri atıldı, canını
esirgemedi, Tanrı’sını hoĢnut etti ve zâlimlerin azgınlığını ortaya çıkardı.
Yiğitlik ve atılganlıkla beraber Zeyd, sabırlı ve son derecede metanetli idi. Sabır
mücahidlerin silâhı ve yiğitliğin kardeĢidir. Sabırsız yiğitlik, öfkeden ileri geçemez.
Aslında yiğitlik baĢka, öfke baĢkadır.
Hakîkatta sabır nefse hâkim olmak, nefsî arzuları yenmek, lüzumsuz Ģeylere
atılmamak ve güçlüklere göğüs germektir. Bu meziyetlerin hepsi Ġmam Zeyd’de en has
mânasiyle tecelli etmiĢtir. O, öfkelenmezdi. Meseleleri sükûnetle çözmeye çalıĢırdı.
Neticede ileri atılmak gerektiği anlaĢılırsa gözünü daldan budaktan esirgemeden
atılırdı. Sabrı kendine Ģiar edinmiĢti. Hattâ, «Sabret, mükâfatını görürsün.» ve «Sakın
ki baĢkası da senden sakınsın» sözleri onun dilinden düĢmezdi.
Yukarıda anlattığımız bir muhakeme dolayısiyle onun nefsine nasıl hâkim olduğunu,
hattâ bu uğurda hakkından dahi nasıl feragat ettiğini, kendisine küfreden kimselere
karĢılık olarak söylediği en ağır sözün, «Biz, sizin gibilere cevap veremeyiz»,
demekten ibaret olduğunu gördük.
Onun bu ahlâkî faziletlerinin üstünde eĢsiz bir fikir ve zekâ sahibi olduğu
muhakkaktır. Ona Sind’li annesinden keskin bir zekâ, derin bir tefekkür, Hind’lilere
mahsus bir düĢünme gücü miras kalmıĢtır. Mensup olduğu Ehl-i Beyt’ten de yine
keskin bir zekâ, düĢünen ve ilham alabilen bir akıl, fikirden hareket alanına atılan bir
ruh ve derin bir tefekkür miras kalmıĢtır. Keskin zekâsı onu ilme sevketmiĢ, kuvvetli
hafızası okuduğu ve iĢittiği her Ģeyi muhafaza etmiĢtir. O, Ehl-i Beytin Hz. Ali’den
rivayet ettiği hadisleri öğrenmiĢ ve bütün tslânıi Ġlimleri tam bir ihata ile tahsil
etmiĢtir, ihtiyaç duyduğu zaman bu Ġlim hazînesi daima kendisine yardımcı olmuĢ,’ko-
89
nuĢmalarında sorulan suallere derhal ve isabetli cevaplar vermek onda bir meleke
haline gelmiĢtir..
Onun fikrî dehâsı, bilhassa meselelerin sebeplçrini araĢtırırken ve olaylar arasındaki
bağlan incelerken meydana çıkar. Ġlimle uğraĢan aklın en büyük meziyeti iĢte budur.
Diğer HâĢimî âlimleri gibi o da tesirli konuĢma ve belagat bakımından büyük bir güce
sahipti. O, lisanın ve güzel ifadenin merkezinde, Hz. Peygamber (S.A.V)’in Ehl-i Beyti
içerisinde, Hz. Ali’nin evlâtları arasında doğup büyümüĢtür. Büyük dedesi Hz.
Muhammed (S.A.V.), keskin bir ifade ve eĢsiz bir hitabet gücüne sahipti. Keza, büyük
babası Hz. Ali Peygamber (S.A.VJ ‘den sonra gelen en büyük hatipti. Hz. Ali’nin
hutbelerini, Ehl-i Beyt âlimleri birbirinden miras olarak alırlar ve ezber ederlerdi.
Bunların bir kısmını ġerif Radî, «Nehe’ul-Belâga» admı verdiği kitapta toplamıĢtır.
Bu açıklamalara göre fesahat ve güzel ifade, Ehl-i Beyt, özellikle bunlardan Medine’de
oturanlar tarafından tabiî olarak muhafaza ediliyor, Emevî devrindeki dil bozuklukları
bunlara sirayet etmiyordu. Dolayısiyle Ġmam Zeyd, en güzel konuĢan insanlardan biri
olup güzel konuĢmayı susmaya tercih ederdi. Kendisine bir gün susmak mı, yoksa
güzel bir Ģekilde konuĢmak mı daha iyidir? diye sordular. O Ģöyle cevap verdi: «Allah
miskinliği kahretsin. Zira, miskinlik güzel konuĢmayı bozdu. Tutukluk ve kekemel.ik
getirdi.» Bundan anlaĢılıyor ki Zeyd aklını Ġlimle, dilini de güzel konuĢmalarla
geliĢtiriyor ve ifade yeteneğini öldürecek kadar susmaktan kaçınıyordu.
Husrî’nin «Zehru’1-Âdâb» adlı eserinde Ģöyle bir fıkra vardır: «Cafer b. Hasan b. Ali
ile Zeyd arasında vasiyet konusuyla ilgili bir tartıĢma cereyan etmiĢtir. Halk, bunların
tartıĢmakta olduğunu öğrenince konuĢmalarını dinlemek için yanlarına koĢmuĢtur.
Bazıları Cafer’in sözlerini, bazıları da Zeyd’in sözlerini ezberlemiĢler; tartıĢmacılar
ayrıldıktan sonra halk da dağılmıĢtır. Onların sözlerini ezberliyenler bir araya
gelmiĢler; biri Cafer bu konuda Ģunları söyledi, diğeri de Zeyd Ģunları söyledi diye
naklederek her ikisinin sözlerini de yazmıĢlardır. Onların sözlerini halk dikkatle öğreniyor, sölyedikleri Ģiir ve atasözlerini ezberliyordu. Bu ikisi, çağının çok enteresan
insanları idi.»155[18] Bu fıkradan anlaĢılıyor ki îmam Zeyd, büyük bir fesahat ve belagat sahibi olup fikri
tartıĢmalarda daima ifade bakımından üstün bir yer iĢgal ediyordu.
HiĢam b. Abdilmelik, en çok Zeyd’in kuvvetli ifadesiyle tesirli hitabetinden
korkuyordu. Zeyd’in Irak’a geldiğini öğrenince oranın valisine Ģöyle yazmıĢtır: «Küfe
halkının, Zeyd’in meclisine gelmesine engel ol. Çünkü onun kılıçtan daha keskin,
oktan daha sivri, büyü ve sihirden daha tesirli bir dili vardır.»156[19] Fikrî, siyasî ve içtimaî sahalarda liderlik yapmak istiyen kimselerin, olayları tam
olarak kavnyacak kuvvetli bir anlayıĢ ve firaset sahibi olması gerekir. Mukadderat,
bazan onların ölçülerine aykırı bir Ģekilde tecellî edebilir. Fakat, bu, gerçek liderlerin
idrak bakımından kuvvetli ve uyanık oluĢlarına bir halel getirmez. Tarihin bize
naklettiği haberlere göre Ġmam Zeyd, gerçekten kuvvetli bir fi-raset sahibi idi. Bu
sayede, o, aklî yönden de hissî yönden de Ġmam olmaya lâyıktı. O, derin bir tefekküre
sahip olduğu gibi, çok kuvvetli bir duyguya da sahipti. SavaĢ alanında bile firasetini
kaybetmemiĢ, Kûfe’lilerin Hz. Hüseyn’e karĢı yaptıkları hareketi kendisine karĢı da
yapacaklarını sezmiĢ. HiĢam’m ordusuyla çarpıĢtığı gün bu sezginin yanlıĢ olmadığını
görmüĢtü. O, kendisini öldürenlerin de yapayalnız bırakanların da alçak kimseler

155[18] Zehrul-Adâb, c I, s. 72.
156[19] Adı geçen eser.
90
olduklarını biliyordu.
Burada akla Ģöyle bir soru gelebilir: Kuvvetli firaset sahibi kimse, bazı Ehl-i Beyt
tarafından ikaz edildiği ve tarihî olayları bildiği halde, Irak’lılara güvenerek, nasıl olur
da harekete geçer? Buna Ģöyle cevap verebiliriz: îmam Zeyd, firasetiyle bu durumu
sezmiĢ; onların kendisine hıyanet etmemeleri için tedbir almıĢ ve onlarla mescid’de
bîatlaĢmıĢtır. Bununla beraber, o biliyordu ki onların bîatları dahi iĢ ciddiye binince
kendisini terketmelerine engel olmayacaktı. Fakat; yine biliyordu ki zilletle yaĢamak,
savaĢ alanında Ģerefle ölmekten daha kötüdür. Bütün bunlara rağmen savaĢ, Ġmam
Zeyd’in lehine neticeleniyordu. Çünkü ġamlılar, çok olmalarına rağmen, zaferden emin
değillerdi. Nitekim ilk karĢılaĢma bu kanaati desteklemĢitir. Fakat, beklenmiyen okçu
taarruzu ile Allah’ın takdiri yerini buldu.
Ġmam Zeyd’in Ģahsiyeti heybetli idi. Allah, ona Ġlimde, akılda, yerine göre davranıĢta
ve haya duygusunda verdiği üstünlük nisbetinde bedenî üstünlük de vermiĢti. Onun
heybetini gösteren en büyük delil, HiĢam b. Abdilmelik’in çnunla görüĢmekten
kaçınıĢıdır. HiĢam, basit insanların ağzı ile onun annesini,küçümsemek istediği zaman,
ondan taĢ gibi bir cevap almıĢ ve iĢi zâlim sultanların metodu ile halletmeye
yeltenmiĢtir. Fakat bu davranıĢı onu, kuvvetli ve heybetli bir Ģahsiyetin karĢısında
duracak bir güç sahibi yapmamıĢtır. Zira, Ġmam Zeyd’in heybeti bir ordunun yapacağı
iĢi görüyordu. O, meydana atıldığı zaman büyük dedesi Hz. Ali’yi andırıyordu. ġam
ordusu, Hz. Ali’nin önünde nasıl kaçtıysa, onun önünde de aynı Ģekilde kaçıyordu.
Ancak ona, uzaktan okla mukavemet edebiliyordu.
Özetlemek gerekirse bu genç Ġmam; her bakımdan üstün, âlicenap ve en güzel huylarla
vasıflandırmaya lâyıktır.157[20] İmam Zeyd’in Görüşleri
Ġmam Zeyd, Hz. Hüseyn’in Ģehid ediliĢinden sonra Ehl-i Beyt’in, halkı kendi görüĢüne
davet eden ve kendisi için özel bir davet metodu olan ilk Ġmamıdır. Babası, halk ile
temas kurmuĢ, zayıflara daima iyilik etmiĢ olup aynı zamanda bir din bilginidir. Büyük
kardeĢi Ġmam Muhammed Bakır, evine çekilip ilmi tetkiklerle uğraĢmıĢtır. Zeyd ise,
Medine’den çıkıp Ġslâm ülkelerinde kendi Ġlim ve görüĢlerini yaymıĢtır. Onun siyaset
hakkında, Usûlu’d-Din hakkında kendine özgü görüĢleri vardır. Ayrıca, fıkhı görüĢleri
ve Ehl-i Beyt’in rivayetlerini içine alan bir fıkhı rivayetler mecmuası vardır.158[21] 1- Siyasete Dair Görüşleri
Hz. Ali Ģehid edildikten sonra ona bağlı olanlar üzerinde fikri bir baskı meydana
gelmiĢ ve bu, Hz. Hüseyn’in Ģehid edilmesinden sonra da iyice artmıĢtır. Bu davranıĢ,
bazı yeraltı faaliyetlerinin neticesinde bir takım fikirler doğurmuĢ, fakat bu türlü
fikirler tartıĢma ve inceleme sahasına çıkamamıĢtır. Bunların çoğu hilâfet etrafındaydı.
Meselâ; hilâfetin seçimle değil, veraset yoluyla olması, Hz. Ali’nin sıfat itibariyle
değil, Ģahsen Peygamber (S.A.V.)’in vasisi oluĢu, Hz. Ebu Bekr ve Ömer’in, onun
hakkı olan hilâfeti gasp etmiĢ olmaları, dolayısiyle bunların küfür ve laneti hak etmiĢ
bulunmaları, Hz. Ali ve Fatıma vasıtasıyla onun zürriyetinden gelen Ġmamların

157[20] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/141-145.
158[21] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/146.
91
günahtan masum oluĢları, âhir zamanda hakkı yerine getirecek, bâtılı ezecek
beklenilen bir mehdinin bulunduğu, bu dünyada iyiliği gerçekleĢtirecek Ġmamlarla Ģer
liderlerinin tekrar döneceği (ric’at) gibi görüĢler bunlar arasındadır.
Ġmam Zeyd, Medine’deki Ehl-i Beyt’in köĢesinden çıkmıĢ, bu fikirleri düzeltmeye
çalıĢmıĢ ve onları Ehl-i Beyt’in temiz insanlarının inandığı hakîkata döndürmek için
faaliyete giriĢmiĢtir. Hz. Ebu Bekr ve Ömer hakkındaki görüĢleri düzeltmiĢ, hilâfetin
ancak veraset yoluyla Hz. Ali soyuna mahsus olmasını ileri süren görüĢü kabul
etmemiĢtir. Ancak o, halifenin Hz. Ali soyundan olmasının daha iyi olacağını, Hz.
Ali’nin Ģahsen halife olmak için vasî tâyin edilmediğini, sıfatları itibariyle halifeliğe
lâyık olduğunu ileri sürmüĢtür. Çünkü Hz. Ali, sahabîlerin en üstünlerinden biridir.
Onun böyle oluĢu, baĢkalarının halife olmasına engel teĢkil etmez. Müslümanların
menfaati gerektirirse, âdil ve hakka bağlı olmak Ģartıyla, bir baĢkası da halife olabilir.
Bu itibarla Hz. Ebu Bekr ve Ömer’in halife oluĢları, Zeyd’e göre yerindedir. Çünkü
bunlar, hak ve adaletten ayrılmamıĢlardır.. Maslahat da, onların halife olmalarını
gerektirmiĢtir. Gerçi Hz. Ali, Zeyd’e göre halifeliğe daha lâyık idi. Bu hususta sözü
«el-Milel ve’n-Nihal» adlı eserinde ġehristanîye bırakalım :
«Hz. Ali, sahabilerin en üstünlerinden biridir. Ancak hilâfet, görülen maslahat’a ve
riayet edilmesi gereken dinî bir kaideye uyularak, çıkmak üzere olan fitneyi
yatıĢtırmak ve halkı gönül huzuruna kavuĢturmak için Hz. Ebu Bekr ve Ömer’e
bırakılmıĢtır. Çünkü, Hz. Peygamber devrinde cereyan etmiĢ olan savaĢlar henüz
unutulmamıĢtı. Emiru’l-Müminihin kılıcındaki KureyĢ müĢriklerinin kanı daha
kurumamıĢtı. Halkın kalbinde öç alma ihtirası olduğu gibi duruyordu. Kalbler
tamamiyle Ġslama yönelmemiĢ ve baĢlar tam olarak halifeye eğilmemiĢti. Maslahat,
halifelik vazifesinin; yumuĢaklık, sevgi, yaĢça ilerlemiĢ olmak, Ġslama ilk önce girmiĢ
bulunmak ve Peygamber (S.A.V.)’e yakınlık gibi sıfatlarla meĢhur olan bir kimseye
tevdi edilmesini gerektiriyordu.
«Görülüyor ki, Hz. Ebu Bekr ölüm döĢeğinde iken Hz. Ömer’i iĢin baĢına geçirmek
istediği zaman, halk yüksek bir sesle kendisine:«BaĢımıza, son derecede sert bir
kimseyi mi tâyin ettin?» diye itirazda bulunmuĢtu. Böylece halk, dinî Ģiddet ve salabeti
ve düĢmanlara karĢı çok sert oluĢu sebebiyle Hz. Ömer’in halife olmasına razı
olmuyordu. Hz. Ebu Bekr ise, onları: Size en hayırlımızı tavsiye ediyorum» diyerek
yatıĢtırmıĢtı.»
Bu söz gösteriyor ki, halifelik verasetle olmadığı gibi, sadece üstünlükle de değildir.
Ancak, müslümanların maslahatı ve halifenin adaletli oluĢu gözönünde tutulacaktır ki
buna, «en üstün olmayanın halifeliğe getirilmesi» denir. Çünkü, yetenek ve adalet
sahibi ise, umumî menfaat da onun seçilmesini gerektiriyorsa, halifelik makamı böyle
birine verilir. Burada hakikî maslahat gözetilmiĢtir. Halifeliğin Hz. Ali ve onun
evlâtlarına inhisar etmesini istiyen ve onlardan baĢkasının halife olamıyacağmı
söyleyenler, burada farazi bir maslahatı ileri sürmektedirler, Ġmam Zeyd ise, adalet ve
takva ile birlikte gerçek maslahatı gözönüne almakta ve farazi bir maslahata önem
vermemektedir.
Ġmam Zeyd’den Ehl-i Beyt Ġmamlarının hatâdan masum olduklarına dair hiç bir rivayet
yoktur. Esasen Zeyd’in bunun aksine kail olduğu bilinmektedir. Çünkü hatâdan masum
olmayı (Ġsmet) fikrini kabul etmek, o Ġmamların bir vahiy ile Peygamber tarafından tâyin edilmiĢ olmalarını, ayrıca onların vereceği hükümlerin vahiy veya ilham mahsulü
olmasını gerektirir. Ġmam Zeyd’e göre Peygamber, Hz. Ali’yi Ģahsı itibariyle vasi tâyin
92
etmemiĢ, ancak onu sıfatlan itibariyle tavsiye etmiĢtir. Çünkü Peygamber (S.A.V.),
kendisi bile içtihadında hatâdan masum değildir. Nitekim Bedir esirlerine yapılacak
muamele meselesinde Allah, onun yanılmıĢ olduğunu bildirmiĢtir.
ġüphesiz Ġmam Zeyd’in görüĢü, Ġmamların hatâdan masum olmadıkları yönündedir.
Fakat, îmam Zeyd’den sonra Zeydiye mez-hezine bağlı olanlar, Ģu dört kimsenin
hatâdan masum olduğunu kabul etmiĢlerdir:
1 — Hz. Ali, 2 — Hz. Fatıma, 3 — Hz. Hasan, 4 — Hz. Hüseyin. Çünkü Hz.
Peygamber, Ģu âyeti kerimeler nazil olduğu zaman hı-ristiyanlarla karĢılıklı beddua
(mübâhele) meselesinde bunları anmıĢtır: «Muhakkak ki Ġsa’nın hali de Allah indînde
Âdem’in hali gibidir. Allah, onu topraktan yarattı, sonra «ol» dedi. O da oluverdi. Hak
Rabbindendir. Öyle ise Ģüphecilerden olma; artık sana Ġlim geldikten sonra, kim
seninle onun hakkında çekiĢirse de ki: gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı
ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra birlikte dua ederek, Allah’ın
lanetinin yalancıların üstüne olmasını istiyelim.»159[22] Hz. Peygamber, bu duasında onları andığına göre bunlar masumdurlar. Ehl-i Beytin
diğerlerine nisbetle bunların üstünlükleri meydandadır. Çünkü bunları Peygamber
(S.A.V.), kendisinin yerine koymuĢtu. Hz. Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)’in Ġmametini
tanımıyan ve Zeydiyye mezhebine mensup olan bazı Ģiîlere göre bir beklenilen mehdi
vardır. Onlar, bu görüĢlerine, Ehl-i Beyt’in hususi bir meziyeti olduğunu, hilâfetin
veraset yoluyla olacağını ve gizli bir Ġmamın bulunacağını da ilâve ederler. Bu
fikirlerini Hz. Ali’den rivayet edilen «Mutlaka Allah’ın açık veya gizli hüccetle kaim
bir Ġmamı vardır» sözü ile desteklemeye çalıĢmaktadırlar. Gizli Ġmam, Allah’ın dilediği
sürece yaĢar ve nihayet O’nun izniyle ortaya çıkıp hakkı ilân eder ki, iĢte ona
«muntazar (beklenilen) mehdi» denilir.
Ġmam Zeyd, gizli Ġmam görüĢüne cevaz vermezdi. Ona göre Ġmamın kendisi için bir
davetçisi bulunacak ve Ġmam gizli olmayacaktır. Dolayısiyle muntazar mehdî
tasavvuru yersizdir. Ġmam Zeyd’e göre geri dönme (ric’at) da yoktur. Ancak ölüleri,
Allah kıyamet günü tekrar diriltecek, hesaba çekecek, onların ceza veya mükâfaatlarını
verecektir.
ĠĢte Ġmam Zeyd’in görüĢleri bunlardan ibarettir. Fakat Cârûdiye mezhebine mensup
olanlar, Ġmam Muhammed b. Hasan ki buna, «En-Nefsüz-Zekeriyye» adı verilir ve
Ebu Ca’fer el-Mansur tarafından öldürülmüĢtür; Zeydiyye Mezhebine göre Ġmam
Zeyd’ln halifelerinden biridir—mehdî olarak geri dönecek, zulüm ve haksızlıkla dolu
olan yer yüzünü Ġslah edip adaletle dolduracaktır, demiĢlerdir.
Cârûdiyyo mezhebi mensupları, Ġmam Zeyd’e sadece’ mehdîlik ve ric’at görüĢünde
muhalefet etmemiĢler, aynı zamanda Hz. Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)’in halifeliğini
desteklemesine de muhalefet ederek, onların Ġmametini tamirüamamıĢlardır. Bunlara
rağmen kendilerini Zeyd’iyye mezhebine bağlı göstermiĢler ve. bu mezhebin bir
kolunu teĢkil ettiklerini ileri sürmüĢlerdir.
Yukarıdaki ifadelerden anlaĢıldığına göre îmanı Zeyd, bir Ġmamın kendisi için
Ġmametinin doğruluğunu tasdik eden bir davetçisi olmasını Ģart koĢmuĢtur. Bu görüĢ,
Ģu iki düĢünceden doğmaktadır:
1 — Ġmamın, — isterse Hz. Ali’nin Fatıma’dan gelen evlâtlarından olması daha efdal
olsun — söz sahibi müslümanlar tarafından seçilmesi Ģarttır. Yalnız onlar, bu hususta
maslahatı gözetmelidirler. Bu seçim iĢi, ancak halifeliği istiyen kimsenin kendisinin

159[22] Al-i Ġmran, 59-61.
93
halife olduğnu ilân etmesiyle tamamlanır.
2 — Hilâfet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, sırf verasetle olmaz. Az önce söylediğimiz
gibi, halifenin, efdal olma bakımından Hz. Ali’nin Fatıma’dan gelen evlâtlarından
olması Ģartıyla birlikte, bir davetçisi bulunmalıdır. Ona göre hilâfet, veraset veya
vasiyet yoluyla olsaydı, istemese dahi kırallık gibi veraset veya vasiyet yoluyla
Ġmam’ın kendisine intikal edecekti. Ġmam Zeyd, Ġslâm Hilâfetinin veraset yoluyla
olacağı görüĢünü reddetmiĢ, Fatıma zürriyetinden gelen Ġmamlığa lâyık kimsenin
kendisini ortaya atmasını Ģart koĢmuĢtur. Ta ki halk, onun halife olmasındaki
maslahatın derecesini bilsin ve onunla kendisini halifeliğe namzet kılacak olan diğer
bir kimse arasında, hangisinin bu iĢe daha elveriĢli olduğunu tâyin etmek için bir
karĢılaĢtırma yapabilsin.
Ġmam Zeyd’e göre hilâfetin, Hz. Fatıma evlâtlarından halifeliği açıkça istiyenlere
verilmesi daha üstündür. Bunların Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin neslinden olmasında
bir fark yoktur, iĢte Zeyd’iyye mezhebi bu noktada Ġmamiyye mezhebinden
ayrılmaktadır. Zira, Ġmaraiyye mezhebine bağlı olanlar, Ġmametin Hz. Hüseyin’in neslinden birine ait olduğunu Ģart koĢmaktadırlar.160[23] 2- Usûlu’d-Dln (Akaîd)’e Dalr Görüşleri
Ġmam Zeyd, çağdaĢı olan Vâsıl b. Atâ’ gibi Ģahıslarla görüĢmüĢ-. tür. O devirde
Mu’tezilenin reisi olan Vâsıb b. Atâ’ ile Basra’da karĢılaĢmıĢtır. ġehristanî, Zeyd’in
Vâsıl’dan ders aldığını iddia etmekte ise de, biz, kendisinin yaĢıtı olan Vâsıl ile itikadı
meseleler, cebr ve ihtiyar konulan, o devirde bir çok tartıĢmalara sebep olan büyük
günâh (kebire) iĢliyen kimselerin durumu hakkında müzakerelerde bulunduğu
kanısındayız. Dolayısiyle, Ġmam Zeyd’in itikadı görüĢlerinin bir kısmı Mu’tezile
görüĢlerine yaklaĢır. Hattâ bazı görüĢleri, tamamen onların görüĢleriyle birleĢir.
O çağda bir çok tartıĢmalara yol açan ilk mesele, büyük günâh iĢliyen kimsenin kâfir
mi, fâsık mı, münafık mı, yoksa îmanı bütün bir mü’min mi olduğu meselesidir. Bu
meseleyi, Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden hakem tâyini sebebiyle Haricîler
ortaya atmıĢ, hakemi kabul edenlerin kâfir olduğunu, çünkü hükmün ancak Allah’a ait
bulunduğunu, büyük günâh iĢliyenlerin küfre gittiğini bağırarak ilân etmiĢlerdir.
îĢte bilginler, bu görüĢü tetkik etmiĢlerdir. Hasan el-Basri, büyük günah iĢliyenin
münafık olduğunu, zira içi dıĢına uymadığını söylemiĢtir. Bilginlerin büyük çoğunluğu
onun fâsık olduğunu ve iĢinin Allah’a kaldığım ileri sürmüĢtür. Mürcîe
mezhebindekiler, îman olduktan sonra günâhın hiç bir zarar vermiyeceğini, nitekim
küfürle ibadetin de hiç bir fayda sağlamıyacağını ortaya artmıĢlardır, Mu’tezile ise,
büyük günâh iĢliyenin «menziletu’n beyne’1-menzileteyn» (iki menzil arasında bir yer)
de, tevbe etmediği takdirde de ebedî olarak cehennemde kalacağını söylemiĢtir, iĢte
Ġmam Zeyd, büyük günâh iĢliyenin iki menzil arasında bir yerde kalacağı görüĢüne
katılmıĢ, fakat onun ebedi olarak cehennemde kâlmıyacağmı, belki günâhı kadar
Allah’ın ona azab vereceğini kabul etmiĢtir.
Görüyoruz ki bu konuda Ġmam Zeyd’in mezhebi orta yolu teĢkil etmektedir. O,
Haricîlerin ifratına, Mürcienin tefritine düĢmemiĢ ve Hasan el-Basri’nin görüĢüne
yaklaĢmıĢtır. Zeyd’in esas mezhebi, Ġmanın sabit bir gerçek oluĢudur, Ġman bulunduğu
takdirde zarurî olarak amel de bulunacaktır. Amelin bulunmayıĢı Ġmanın yokluğunu

160[23] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/146-149.
94
gösterir. Fakat, amelsiz bir kimse müslüman olabilir. Ebedî azab, ancak açıkça kâfir
olanlar içindir.
Ġmanın ameli gerektirmesi görüĢü, bazı Ģarklı filozofların Ģu görüĢleriyle
birleĢmektedir: Bu filozoflara göre, hakikati araĢtırmaktaki ihlas, kiĢiyi doğru bilgiye
ulaĢtırır. Doğru bilgi de gerçek Ġmanı meydana getirir. Gerçek Ġman ise zarurî olarak
iyi ameli ve güzel ahlâkı gerektirir. Bunların hepsi doğru bir çizgi üzerindeki noktalardır; ihlas ile baĢlar, iyi amel ile sona erer.
Ġmam Zeyd devrinde kader, cebr ve Ġhtiyar (irade) meseleleri üzerinde tartıĢmalar
oluyordu. Bu konularda birbiriyle çarpıĢan fırkalar doğmuĢtu. Cehmiyye fırkasına göre
insanın hiç bir irade ve hürriyeti yoktur. Aksine insan, fiillerinde rüzgâr karĢısındaki
tüy gibidir. Fiillerin insana nisbeti hakiki olmayıp onunla birlikte bulunması
itibariyledir. Meselâ, falan öldü, ekin’bitti, su aktı, ağaç sallandı, meyve olgunlaĢtı vs.
diyoruz. Bu gibi Ģeylerin kendilerine nisbet edilen fiillerde hiç bir seçme iradesi
yoktur. Buna göre kadere kayıtsız Ģartsız teslim olmak gerekmektedir.
Bunların yanı baĢında kaderi büsbütün inkâr eden Kaderiyeciler bulunmaktadır. Onlara
göre insan her istediğini yapacak bir hürriyete sahiptir. Allah’ın mülkünde istemediği
Ģeyler olabilir. Allah ezelde hiç bir Ģeyi takdir etmemiĢtir. Aksine O, Ģeyleri, meydana
geleceği zaman takdir eder.
Ġmam Zeyd, bu görüĢleri incelemiĢ, birincisinin teklifin iskatına sebep olduğunu,
çünkü teklifin ancak irade ve ihtiyar üe olacağını, ikincisinin de Allah’ın ezeli Ġlim ve
takdirini kaldırarak, «Allah her161[24]Ģeyi hakkıyle bilir, HerĢey O’nun yânında bir ölçü
iledir. O, görüneni de görünmeyeni de bilen, büyük ve yüce olandır»162[25] âyetleri gibi
Kur’an’m kesin nass’lanna muhalefet etmekte olduğunu görmüĢtür.
O, bunları inceledikten sonra hem teklifi ortadan kaldırmıyan, hem de Allah’ın yüce
sıfatlarını mânasızlaĢtırmıyan bir görüĢe varmıĢ ve kaza ile kader’e Ġmanın vacip
olduğunu kabul etmiĢtir. Ġnsanın taat ve isyanda hür ve irade sahibi olduğunu, isyanın
Allah’ın iradesine aykırı olarak yapılmadığım, ancak Allah’ın onu sevmediğini ve rızâ
göstermediği halde murad ettiğini ileri sürerek, irade ile sevme ve rızâ göstermeyi
birbirinden ayırmıĢtır. Ona göre, ma’siyet (günâh)’i insanlar, Allah’ın irade ve
kudretinin sınırlan içinde iĢlemektedir. Fakat Allah, kullarının bu fiillerini sevmemekte
ve onlara razı olmamaktadır. Çünkü «Allah kulları için küfre razı olmaz»163[26] Ġnsan, fiillerini, Allah’ın iradesi ile ona verdiği bir kuvvet sayesinde yapmaktadır. Kul,
taat olsun isyan olsun, yaptığı Ģeyi kendi isteği ile yapmaktadır; fakat Allah, onun
isyanına razı değildir.
ĠĢte bu görüĢ, Ehl’i Beyt Ġmamlarına ait bir görüĢ olup Mu’tezile görüĢünden esaslı bir
Ģekilde ayrılır. Mu’tezile mensupları, Allah’ın iradesiyle emrini birbirinden ayırmazlar.
Ona göre AHah bir Ģeyi emrettiği halde, kul onun aksini yaparsa bu iĢ Allah’ın
iradesine aykırı yapılmıĢ olur; dolayısiyle âsi insanların fiilleri Allah’ın iradesi
olmaksızın yapılmaktadır.
Zeyd ve diğer Ehl-i Beyt Ġmamlarına göre ise Allah’ın iradesi emrinden ayrıdır. Kullar,
Allah’ın emrine O’nun iradesiyle âsî olmaktadırlar. Fakat, sevme ve nzâ gösterme
emirden ayrılmaz. Dolayısiyle âsîler, emre aykırı hareket ettiği zaman, sadece Allah’ın
sevmediği ve razı olmadığı bir Ģeyi yapmıĢ olurlar. Emir, rızâ ve sevmenin delilidir,
iradenin delili değildir.

161[24] Bakara, 231.
162[25] Ra’d, 8, 9.
163[26] Zümer, 7.
95
îmam Zeyd’in çağında «Bedâ» konusunda da münakaĢalar yapılmıĢtır. ġöyle ki:
Muhtar es-Sakafî, kâhinlerin yaptığı gibi, kafiyeli sözler dizer, gelecek olayları
bildiğini iddia eder, olaylar onun söylediği tarzda meydana gelmediği zaman
Rabbmız’a bedâ oldu derdi. Burada O’nun bedâ’dan maksadı, Allah’ın ilminin
değiĢmesidir. Bu görüĢ, Allah’ın ezelî ilmini inkâr edenlerin görüĢüne yakındır. Zira
onlar, Allah’ın ilmini kabul etseler de, onun değiĢebileceğini söylemiĢlerdir ki bu,
Allah’ın ilmini inkâra yaklaĢmaktadır.
Ġmam Zeyd, bütün bunlara muhalefet etmiĢ, Allah’ın ilminin ezeli olduğunu beyan
ederek herĢeyin O’nun takdiriyle meydana geldiğini, Allah’ın ilminin değiĢmesinin
O’nun için bir eksiklik olacağını açıklamıĢtır. Allahu Teâlâ, kulların yapacağı ve
onların baĢına gelecek herĢeyi Levh-i mahfuz’unda yazmıĢtır. Onun ezelî ilmi ile ezelî
ve ebedî iradesi, kulun irade ve hürriyet sahibi olmasına aykırı1 düĢmez.
Ona göre duâ takdiri değiĢtirmez. Fakat onu.açığa çıkarır. Çünkü AHah, ezelî ilminde
duâ ve ona icabeti takdir buyurmuĢtur. «Allah dilediğini mahveder, dilediğini
durdurur»164[27] âyeti, O’nun hür irade ve ihtiyarının her Ģeyi ezeceğini, hiç bir Ģeyin
bunların üzerinde olamıyacağûıi; dolayısiyle Allah’ın ifadesinin üstünde hiç bir iradenin bulunmadığım ve O’nun ilminin her Ģeyi kuĢattığını gösterir.
ĠĢte bu görüĢ Ġmamiyye mezhebine bağlı olan birçoklarının görüĢüne uygundur. Ġslâm
bilginlerinin büyük çoğunluğu da bu kanaattadar.
Allah, her Ģeyi kuĢatıcıdır.165[28] İmam Zeyd’in Fıkhı
Ġmam Zeyd hem fakih, hem muhaddis, hem de Kur’an’ın kıraat ilmine vâkıftı. Yani,
9nun hem bilginler, hem de kıraat ehli arasında bir yeri vardır. Hattâ tarihçilerin,
onunla. HiĢam’m askerleri arasında meydana gelen savaĢı, «muhaddislerin,fakîhlerin
ve kıraat bilginlerinin savaĢı» diye vasıflandırdıklarını görmekteyiz.
Onun fıkıh ve hadîsini talebeleri nakletmiĢlerdir. Fakih ve mu-haddisler içerisinde en
çok talebesi olan odur. Medine’de fıkıh ve hadis öğrenmek isteyenler ona
baĢvururlardı. Nitekim kendisinden önce babası ve kardeĢi de aynı durumda idiler.
Zeyd Irak, Basra, Küfe ve Vâsıt gibi Ģehirlerde dolaĢmıĢ, buralarda bulunan talebe, bilgin ve kırat ehli ile müzakerelerde bulunmuĢtur.166[29] El-Mecmu’ Adli Eserî
Talebelerinden biri, ondan rivayet ettiği Ģeyleri iki kitap halinde toplamıĢtır:
1 — Mecmu’ul-Hadîs
2 — Mecmu’ul-Fıkıh
Bu iki kolleksiyona ortaklaĢa «el-Mecmu’ul-Kebîr» adı verilmiĢtir. Bunları kitap
halinde toplayan talebesi, Ebu Hâlid Amr. b. Hâlid el-Vâsıti’dir. HâĢimilerden birinin
azatlısı olan bu zat, Hicri II. asrın II. yarısında ölmüĢtür. Ebu Hâlid, bütün
seyahatlarında îmam Zeyd’in yanından ayrılmadığı gibi Medine’de kaldığı müddetçe
de onun yanından uzun zaman ayrılmamıĢtır. Böylece o, Zeyd’in diğer talebelerine
nisbetle kendisinin yanında en çok bulunan bir talebesi olmuĢtur.

164[27] Ra’d Sûresi, 39.
165[28] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/150-152.
166[29] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/153.
96
Zeydiyye mezhebine mensup olan bir çok bilginler, el-Mecmu’ul-Kebîr’i îmam Zeyd’in
bir eseri olarak kabul etmiĢlerdir. Fakat, onların bazıları ve özellikle Zeydiyye
mezhebinden olmayanların çoğu bu kitabı tenkit etmiĢlerdir. Onların tenkidleri Ģu
noktalara dayanmaktadır :
1 __ Ebu Hâlid, bazı büyük hadis bilginleri tarafından uydurmacılıkla itham edilmiĢtir.
Meselâ, Nesâi, onun hakkında; «Güvenilmez, onun hadisi kabul edilmez» demiĢ. Ehl-i
Beyt’i övmekte aĢırı gitmekle itham etmiĢ ve rivayet ettiği bazı Ģeylerin zayıf olarak
tesbit edildiğini ileri sürmüĢtür.
2 — el-Mecmû’u, Ebu Halid yalnız baĢına rivayet etmiĢtir. Eğer el-Mecmu’, îmam
Zeyd’e ait olsaydı bu herkesçe bilinirdi ve îmam Mâlik’in Müvatta’ı gibi onun da bir
çok râvileri olurdu.
3 — Zehebi, el-Mecmu’da Hz. Ali’den rivayet edilen bazı hadislerin ona nisbet
bakımından sahih olmadığının tesbit edildiğini, bu suretle Ebu Hâlid’i tenkit edenlerin
haklı olduğunu söylemiĢ ve onun bütün rivayetlerinden Ģüphe edilebileceğini iddia
etmiĢtir. el-Mecmu’a yönetilen en Ģiddetli tenkidler, kısaca, bunlardır.
el-Mecmu’a itimat gösterenler bu tenkidleri reddetmiĢlerdir; Ebu Hâlid’in, Zeydîlerin
büyük çoğunluğu tarafından güvenilen bir Ģahıs olduğunu, bazı hadis bilginlerinin
ondan rivayetler yaptığını, ona yöneltilen tenkidlerin umumî bir ifade taĢıdığını, böyle
umumî bir ifade taĢıyan ve belirli bir sebebe dayanmayan tenkidlerin bütün bilginlerce
hiç bir değeri olmayağını söylemiĢlerdir. Zira bir kimseyi, birisi fâsıklıkla itham etse
ve bunu bir sebebe dayandıramasa ithamı kendisine döner; gerçekte itham ettiği kimse
değil, kendisi fâsık olur. Bir tenkit için ileri sürülen sebeplerin bulunmadığı vesikalarla
isbat edilirse, o tenkit hükümsüz kalır. Meselâ, birisi bir kimseyi namazı terketmekle
itham etse, bir baĢkası da onun namazı terketmediğini söylese, ikincisinin sözüne itibar
edilir. Bu esasa göre, Ebu Hâlid’e yöneltilen tenkidler muteber değildir.
Ebu Halid’i, Ehl-i Beyt’i övmede aĢın gitmekle itham etmek de yersizdir. Çünkü, bu
itham mezheb taassubuna dayanmaktadır. Mez-heb taassubuyla bir râvi tenkit
edilemez. Bundan baĢka Zeydiler, onun Ehl-i Beyti övmede aĢın gitmesini tenkid
değil, tezkiye olarak kabul ederler. Ebu, Hâlid, kendisinin bu noktadan itham
edildiğini duysa, «bunu, töhmet değil, iddia etmediğim bir Ģeref sayarım» derdi.
ġafiî, Kaderiyye mezhebine göre »kader» konusunda söz söyleyen bazılarından
rivayetler yapmıĢtır. «Bunu bid’at saydığın halde bir kaderiyyeciden nasıl rivayette
bulunuyorsun?» diye kendisine sorulduğunda ġafiî Ģu cevabı vermiĢtir’: «Kaderiyyeci
olan Ġbrahim’i, sözünü tesbit etmek suretiyle, bundan sonra yalan söylemekten alıkoymak benim için daha iyidir.»
Ebu Hâlid’in, el-Mecmu’u yalnız baĢına rivayet etmesini ele alarak ileri sürülen tenkit
de reddedilmiĢtir. Çünkü, onu yalnız baĢına toplayıp kitap haline getirmesi, bu kitapta
olanları baĢkalarının bilmemesini gerektirmediği gibi, Ġmam Zeyd’in talebeleri de onun
ölümünden sonra memleketin her tarafına dağılmıĢlardı. Dolayısıyla onlardan birinin
bu iĢi yalnız baĢına yapması tuhaf bir Ģey değildir. Ġmam Zeyd’in talebeleri, bilhassa
oğulları bu eseri görüp okudukları zaman kabul etmiĢlerdir. Böylece bu eserin bir kiĢi
tarafından meydana getirilmesi iddiası kendiliğinden değerini kaybetmiĢtir. Esasen
öteki mezheblerin fıkhını tedvin edenler de bu iĢi tek baĢlarına yapmıĢlardır. Meselâ,
Ġmanı Muhammed b. el-Hasan eĢ-ġeybânî, Irak fıkhını «Zâhir-i Rivaye» adı yerilen
altı kitabında yalnız baĢına toplamıĢtır. Bu altı kitap Ģunlardır:
1 — el-Asl
97
2 — eĢ-ġerh’us-Sagîr
3 — eĢ-ġerh’ul-Kebir
4 — Es-Siyer’us-Sagîr
5 — es-Siyer’ul-Kebîr
6 — ez-Ziyâdât.
Halbuki Ġmam Muhammed, Ebû Hanîfe’nin yanında dört seneden fazla kalmamıĢtır.
Öte yandan Ebu Hanife’nin yanında daha fazla kalan ve yaĢça Ġmam Muhammed’den
daha olgun olan birçok talebeleri de vardı.
el-Müdevvene’yi de Ġmam Malik’ten Abdusselam Sahnun (160-240 H.) rivayet
etmiĢtir. Sahnun, bunu, Ġmam Mâlik’i hiç görmediği halde onun talebesi Abdurrahman
b. el-Kâsım’dan rivayet etmiĢtir. ġafiî’nin eski kitaplarını Bağdat’ta yalnız baĢına
Za’ferânî rivayet etmiĢtir. ġafii’nin yeni kitaplarını da Fustat (Mısır) da Rabî’ b, Süleyman el-Murâdî tek baĢına rivayet etmiĢtir.
Üstelik bilginler, el-Mecmu’u her devirde kabul etmiĢlerdir ki bu, bütün Ģüpheleri
kaldırmaya kâfidir. Çünkü bilginlerin, kesin bir delil bulunmadan bir Ģeyi kabul
ettiklerini ileri sürmek, eskilerin Ġlimlerini yeni nesillere ulaĢtıran ilmi silsileyi yıkmak
demektir.
eî-Mecmu’u, Hz. Ali’den rivayet edilen ve ona nisbet bakımından sahih olmayan
hadisleri ihtiva ediyor, diyerek tenkid etmek de sağlam bir temele dayanmamaktadır.
Çünkü, sahih olmadığı ileri sürülen bu hadislerin, Hz. Ali’den veya baĢkalarından
rivayet edildiği, hadis kitaplarında da sabittir. Ġddianın yerinde olmasını sağlamak için
Ģöyle söylemelidir: el-Mecmu’da rivayet edilen hadislerin tamamının değil, pek azının
sahih olmadığı sabit olmuĢtur. Bu da ondaki hadislerin tümünün tenkid edilmesini
gerektirmez. Nasıl ki isnad bakımından hadis kitaplarının en sağlamı olan Sahîhu’lBuhârî’de bile sıhhati tesbit edilemiyen bazı hadisler vardır; Fakat bu, Sahihu’lBuhârî’nin tümünü sıhhat bakımından tenkid etmeyi gerektirmemektedir.167[30] El-Mecmu’ Nasıl Yazıldı ?
Kanaatımıza göre el-Mecmu’, Ģu üç Ģekilden birine göre tedvin edilmiĢtir:
1 — Onu, Ġmam Zeyd kendi kalemiyle yazmıĢ, Ebu Halid dö nakletmiĢtir.
2 — Ġmam Zeyd, onu Ebu Halid’e yazdırmıĢtır. Ġmam ġafii’nin el-Umin adlı kitabının
bazı bölümlerini talebelerine yazdırması gibi.
3 — Ebu Hâlid, Ġmam Zeyd’den rivayet ettiği hadis ve fıkıh mecmualarını sonradan bir
tertibe sokarak kitap haline getirmiĢtir.
Biz, birinci Ģekli makul bulmuyoruz. Çünkü, o çağda böyle tedvin usûlü mevcut
olmadığı gibi, Ebu Hâlid de böyle bir iddiada bulunmamıĢ olup el-Mecmu’un durumu
da bu Ģekilde yazıldığını göstermemektedir. Ġkinci Ģekli de kabul edemeyiz. Çünkü, elMecmu’un metinleri buna muhalif görünüyor. Ayrıca bu metinler, Ebu Hâlid’in onları
imlâ (yazdırma) yoluyla değil, rivayet yoluyla tedvin ettiğini göstermektedir. Bunun
içindir ki biz, üçüncü Ģeklin akla uygun olduğunu kabul ediyoruz. Nitekim elMecmu’un ifadeleri de bunu desteklemektedir. Meselâ, el-Mecmu’da rivayet edilen
hadislerin baĢında «Zeyd b. Ali bana anlattı…», fıkıh meselelerinde de, «Zeyd b. Ali’ye
sordum» denilmektedir.
Zeydiyye Ġmamlarının ifadeleri, Ebu Hâlid’in, el-Mecmu’u toplayarak tedvin ettiğini

167[30] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/153-155.
98
göstermektedir. îmam Ebu Tâlib en-Nâtık Bilhak, «el-Mecmu’u, Ebu Hâlid’in topladığı
ve Zeyd b. Ali’den rivayet ettiği herkesçe bilinmektedir» derken bu konuda gerçeği
söylemiĢtir. Onun bu ifadesi, el-Mecmu’un Ġmam Zeyd tarafından ne imlâ edildiğini,
ne de tedvin edildiğini göstermektedir. Ancak, Ebu Hâlid tarafından toplanarak kitap
haline konulduğunu açıkça anlatmaktadır.
Mısır’da basılmıĢ olan el-Mecmu’ bir hadis ve fıkıh mecmuasından ibaret olup tertibi
fıkıh kitaplarının tertibine uymakta, «taharet» bahisleriyle baĢlayıp «ibâdet» ve «büyü»
(yani:alım-satım) bahisleri gibi fıkıh kitaplarının bölümlerini içine almaktadır. Hadisler, her bölümde, îmam Zeyd’den rivayet edilen fıkıh bahisleriyle mezcedilmiĢtir.
Burada okuyucunun hatırına Ģöyle bir soru gelebilir: el-Mecmu’daki bu tertibi Ebu
Hâlid mi, yoksa ondan sonrakiler mi yapmıĢtır? veya Ebu Hâlid’den sonra gelenler bu
kitabın metnini değiĢtir-meksizin sadece yeniden mi tertip etmiĢlerdir? Nitekim Ġmam
Muhammed b. el-Hasen eĢ-ġeybânî’nin kitaplarını bazı râvîleri yeni bir tertibe
sokmuĢlardır. Bu soruya Ģöyle cevap verebiliriz: Ebu Hâlid’in talebesi Nasr b.
Muzâhim, el-Mecmu’u bölümlere ayrılmıĢ olarak almıĢtır. Bilginlere göre onu
bölümlere ayıran Ebu Hâlid’dir. Elimizde bu görüĢü bozacak kesin bir delil olmadığına
göre aynen kabul etmek mecburiyetindeyiz.
Fakat tarihçilerin anlattığına bakılırsa, önceleri biri hadis, diğeri fıkıh olmak üzere elMecmu’ müstakil iki kitap halinde idi. Bugün basılmıĢ olan el-Mecmu’da bu iki kitap
birbirine mezcedilmiĢtir. Bu, kitabın Ebu Hâlid devrinde bölümlere ayrılmadığını
göstermez- mi? Böyle bir Ģüpheyi gidermek için Ebu Hâlid’in önce ayrı ayrı tedvin
ettiği bu iki kitabı, sonradan kendisinin birbirine mezcettiğini, veya onu, mevcut
tertibe göre ayn ayrı tedvin ettiği halde, sonrakilerin birleĢtirdiğini söylemek
mümkündür. Biz, birinci Ģıkkı daha doğru buluyoruz; çünkü hadisler fıkıhla
mezcedümiĢ olup her bölümde önce hadis, sonra fıkıh zikredilmiĢ değil; aksine aynı
konuda hadis ve fıkıh, karıĢık olarak, yer almıĢtır.168[31] İmam Zeyd’in Fıkıh Ve Hadîsinin Genel Görünüşü
El-Mecmu’ kitabındaki rivayetlere bakılacak olursa, bunların hepsinin EhH Beyt
yoluyla yapıldığı anlaĢılır. Bu kitapta «Zeyd b. Ali babasından, o da dedesi Hz. Ali
vasıtasıyla Peygamber (S.A.)’den rivayet etti» veya «Peygamber (S.A.) Ģöyle buyurdu»
denilmektedir. Bu ifade, el-Mecmu’daki bütün hadislerin Ehl-i Beyt yoluyla geldiğini
anlatmakla beraber, Zeyd’in sadece Ehl-i Beyt’ten hadis rivayet ettiği mânâsına
gelmez. Çünkü, onun ve kendisinden önce babasının Tabiîlerden hadis ve Ġlim
öğrendikleri, Tabiilere karıĢarak onlarla ilmi alıĢ-veriĢte bulundukları bir gerçektir.
ġüphesiz Zeyd, Ehli Beyt’ten baĢka yollarla yapılan rivayetleri de biliyordu. Burada
Ģöyle bir soru hatıra gelebilir: Niçin Zeyd, sadece Ehl-i Beyt’in rivayetlerini
nakletmiĢtir? Bunun cevabı Ģu olabilir: O, kaybolup unutulmasından korktuğu için,
Ehl-i Beyt’in hadislerini neĢretmede daha çok titizlik göstermiĢtir.
el-Mecmu’da îmam Zeyd yoluyla rivayet edilen hadislerle, Sünnet’te sabit olan hadisler
arasında ince bir karĢılaĢtırma yapılırsa, sahih hadis kitaplarında rivayet edilen Ģaz
hadisleri el-Mecmu’da görmek mümkün olmaz. el-Mecnlu’ ul-Kebîr üzerine *Ravd’unNaldîr»169[32] adlı Ģerhin yazarı böyle bir karĢılaĢtırma yapmıĢ, el-Mecmu’da geçen her

168[31] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/155-157.
169[32] Bu eser, ġerafuddin Hüseyn el-Haymi (Öl 1806 M.) tarafından yazılmıĢtır. Çeviren.
99
hadis için bütün müslümanlarca bilinen hadis kitaplarından en az bir kaç tane delil
bulmuĢtur.
Bu sebeple Zeydîler, bütün hadis kitaplarındaki sahih hadisleri kabul edip delil olarak
alırlar. Kendileriyle Ehl-i Sünnet âlimleri arasında bir fark gözetmezler. Dolayısıyla
onlar, nasıl kendi mezheble-rinden adaletli olanların rivayetlerini kabul ediyorlarsa,
aynı Ģekilde adaletli oldukları sabit olan muhaliflerinin rivayetlerini de kabul ederler.
Buna mukabil îmamiyye mezhebine bağlı olanlar, kendi râvüeri ile baĢka mezheblerin
râvilerini ayrı tutup muhaliflerinin, adaletli dahi olsalar, rivayetlerini kabul etmezler.
Hal böyle iken bazan onların, kendi mezheblerinden olan fasık kimselerin rivayetlerini
dahi kabul ettikleri görülmüĢtür.
Zeydiyye fıkhı diğer dört mezhebin fıkhına çok yakındır. Biz, el-Mecmu’dan bazı
örnekler alıp dört mezhebin görüĢleriyle bir karĢılaĢtırma yaptıktan sonra, Zeydiyye
mezhebi ile dört mezheb arasındaki yakınlık ve benzerliği, sadece meseleleri
halletmekte değil, meselelerin dayandığı esaslarda da tesbit ettik. Bunun sebebi, Ģüphesiz hepsinin görüĢlerinin ortak kaynağı Allah’ın Kitabı ve Peygamberi (S.A.) nin
Sünneti oluĢudur. Ayrıca bu durum, Ġmam Zeyd’in ve onun yolundan gidenlerin,
Tabiiler asrı ile onları takip eden asırdaki ekseri Ġslâm âlimlerinin yolundan
uzaklaĢmamıĢ olduklarını göstermektedir.
Kısaca, Ġmam Zeyd’den nakledilen haberler, umumi olarak diğer fakihlerin görüĢlerine
uygundur. Bu haberler, bazı Ġmamların görüĢlerine aykırı düĢse bile, bütün Ġmamların
görüĢlerine aykırı düĢmemektedir.
Ġmam Zeyd’in hüküm çıkarma metodu da Ebu Hanife, Abdurrahman b. Ebi Leylâ
Osman el-Bettî, Ġbni ġubrume, Zührî gibi Medine vç Irak’ta bulunan çağdaĢı fıkıh ve
hadis Ġmamlarının metoduna yakındır. Zeyd, Kitap ve Sünnete dayanırdı. Bunlarda bir
nass bulamadığı zaman re’yi ile ictihad yapardı. Hz. Ali’nin kendi re’yine dayanmayan
sözlerini Sünnete dahil ederdi. Fakat, bazan Hz. Ali’den rivayet edilen Ģeylere
muhalefet ettiği de olurdu. Meselâ, yetimlerin mallarından zekât verilmesi hakkında
Hz. Ali’den riva; et edilen görüĢü kabul etmemiĢ, yetimlerin mallarından zekât
almmıya-cağmı ileri sürmüĢtür. Aslında o, Hz. Ali’nin, yetimlerin mallarından zekât
alınacağına dair verdiği fetvanın ona nisbetini kabul etmemiĢtir.
Bununla beraber Zeyd’in fıkhı hükümler çıkarırken kendisine göre ayrı bir metod takip
ettiği bilinmemektedir. Esasen, onun metodunu açıkça ortaya koymaması, o devir için
normaldir. Çünkü o çağda fıkıh, ortaya çıkan meseleler için fetva vermekten ibaretti.
Hiç bir Ġmam, hüküm çıkarmadaki metodunu açıkça ifade etmemiĢti. Ebu Hanife,
Mâlik, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen, el-Evzâî ve diğerleri de hüküm çıkarırken
bağlı oldukları metodlari açıklamamıĢlardır. Bunların metodlari, daha sonra
kendilerinden rivayet edilen meselelerden istinbat edilmiĢtir.
Ġmam Zeyd’den sonra gelen ve onun mezhebine bağlı olan müctehidler de, ondan
rivayet edilen meselelere dayanarak bazı esaslar tesbit etmiĢler ve bunlara «Zeydiyye
Fıkhının Usûlü» adını vermiĢlerdir.
Zeydiyye Ġmamları, ekseri fakihlerin kabul ettiği metodlari benimsemiĢlerdir. Onlar da
önce Kitab, sonra Sünnetle hüküm vermiĢler. Kitab ve Sünneti derecelere
ayırmıĢlardır. Meselâ, Peygamber (S.A.)’in fiil ve takrirlerini derece bakımından sona
bırakmıĢlardır. Çünkü, açık ifadelerin Ģer’î hükümleri göstermesi, diğerlerinden daha
kuvetli ve daha kesindir.
Onlar, Kitab ve Sünnet’te nass bulamadıkları takdirde Kıyasa baĢ vurmaktadırlar.
100
Ġstihsan ve Masâlih-i Mürseleyi de Kıyasa dahil etmiĢlerdir170[33]. Bunlardan sonra akıl
gelir. Aklın iyi gördüğü Ģeyleri yapmak ve kötü gördüğü Ģeylerden de sakınmak, dinin
istediği hususlardır. Önceki delillerden biri bulunmadığı zaman bu yola
baĢvurulur.171[34] İmam Zeyd’e Göre Aklın Görevi
Burada, Zeydiyye mezhebindeki aklın rolüne iĢaret edeceğiz. Bu mezheb akaid ve
‘Ģer’i hükümlerde akla en büyük yetkiyi tanıyan Mu’tezile mezhebine yaklaĢmaktadır.
Mu’tezilîler, iyi ve kötü Ģeyleri bilmede aklın tam bir yetkiye sahip olduğunu, onun iyi
gördüğü Ģeylerin yapılması gerektiğini, terkedildiği takdirde cezayı icap ettiğini,
kötülüğüne hükmettiği Ģeylerden kaçınılmasını, bunlar yapıldığı takdirde cezayı mucip
olduğunu ileri sürmüĢlerdir. Onlara göre her iki haldeki ceza da âhirete aittir. Akıl,
nass bulunmayan yerde kayıtsız Ģartsız hüküm vermeye selâhiyetlidir. Böylece onlar,
kıyası, istihsanı ve hakkında nass bulunmayan meselelerle ilgili olan diğer istinbat
vâsıtalarını hiçe saymakta ve sadece akla dayanmaktadırlar.
Zeydîler de bu mezhebe sarılmıĢlar ve Ģeylerin iyi veya kötülüğüne hükmetmede akim
yetkili olduğunu; dolayısıyla emir, nehiy, sevap ve cezanın buna bağlı bulunduğunu
kabul etmiĢlerdir. Fakat, nass’lardan sonra doğrudan doğruya akla baĢvurmamıĢlar;
onu ic-ma1, kıyas, istihsan ve masâlih-i mürselden sonraya bırakmıĢlardır. «el-KâĢif
fi’I-Usûl» yazarı, bu konuda Ģöyle demektedir» :
«Kitab, Sünnet, Ġcma’, Kıyas ve benzeri Ģer’î bir delil bulunmadığı zaman delĠlimiz
akıl olur. Dolayısıyla, baĢka delil bulunmazsa akılla amel etmek gerekir.
Yani,bir;Ģeyin iyi veya kötü olduğunu akıl tâyin eder. Yalnız, akılla amel etmenin
Ģartı, Ģer’i delilin bulunmamasıdır»172[35] .
Zeydiyye mezhebine göre, yukarıda iĢaret ettiğimiz gibi, masâlih-i mürsele de kıyasın
bir çeĢidi olup Ģer’î delillere dahildir. Bu itibarla, mücerret aklî delil için bir saha
bırakılmamıĢ oluyor. Çünkü bütün meseleler; nasĢları, icma’ konusu olan hususları,
bütün çeĢitleriyle, kıyası, maslahatı celbetme ve mazarratı defetme gibi Ģeriatın genel
amaçlarını içine alan bir Ģer’î delilin hükmüne bağlanmıĢ oluyor.
173[36] İmam Zeyd’den Sonra Zeydiye Fıkıhının Durumu
ÇeĢitli sebepler birleĢerek Zeydiyye mezhebini oldukça geliĢtirmiĢ ve geniĢletmiĢtir.
Bu sebepleri Ģu üç noktada özetliyebiliriz:
1 — Bu mezhebin Ġmamlarının ekserisi Ehl-i Beyte mensup kimselerdir. Bu Ġmamlar,
birçok ictihadlarda bulunmuĢlar, çoğu zaman meseleleri halletmek hususnda Ġmam
Zeyd’e uymuĢlar, bir kısım meselelerde de ondan ayrılmıĢlardır. Bunların görüĢleri
mezhebe ilâve edilmiĢ ve onu geniĢletmiye sebep olmuĢtur.

170[33] Kıyas; hakkında nass bulunmayan bir meseleye, aralarındaki müĢte-l rek illete dayanarak, hakkında nass bulunan benzeri bir meselenin
hükmünü vermektir. Meselâ, Ģeker kamıĢının suyundan yapılan ve sarhoĢluk veren içkinin haram oluĢu böyledir. Böyle bir içkinin haram
oluĢu hakkında, Ģarabın haram oluĢu hakkında mevcut olduğu gibi bir nass yoktur. Fakat, her ikisinin haram oluĢundaki illet aynı olup da bu
sarhoĢluk vermesidir.
istihsan; biri açık fakat tesiri zayıf, öteki gizli fakat tesiri kuvvetli olan iki kıyasın birbiriyle çatıĢması halinde ikinci kıyasın alınması
demektr. Buna gizli (hafi) kıyas da denir.
Masâlih-i Mürsele, Ģeriatın amaçlarına uygun olan ve hakkında müsbet veya menfî bir hüküm ifade eden özel bir nass bulunmayan maslahatlardır.
171[34] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/157-159.
172[35] el-KâĢif fil-Usûl, yazma, Dâru’l-Kütüb el-Mısriyye, varak: 39.
173[36] Ġslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/159-160.
101
2 — Mezheb, birbirine uzak çeĢitli ülkelerde yayılmıĢtır.Her bölgenin kendisine göre
ve diğerinden ayrı bir çevresi vardır. Dolayısıyla her memleketin, hakkında nass
bulunmayan konularda örf, âdet ve gelenekleri mezhebin geliĢmesinde rol oynamıĢtır.
3 — Zeydiyye mezhebinde ictihad kapısı daima açıktır. Hattâ büyük dört mezheb gibi
baĢka mezheblerin ictihadlarmdan beğendiklerini almak da Zeydîlere göre bir ictihad
olarak kabul edilmiĢtir. Bu görüĢ sayesinde Zeydiyye mezhebi çeĢitli fıkıh görüĢlerinin
birleĢip kaynaĢtığı, çok renkli ve değiĢik tatlarda meyveler yetiĢtiren bir bahçeyi
andırmaktadır. Bunlara ayrı ayrı dokunmak istiyoruz.
Ġmam Zeyd Ģehid edildikten sonra oğulları onun zengin fıkıh mirasına sahip
olmuĢlardır. Bu temiz soya mensup olanlardan Ahmed b. Ġsâ b. Zeyd, Irak’ta oturmuĢ,
Ebu Hanife’nin talebeleriyle düĢüp kalkarak, Iraklılardan farazi (takdirî) fıkıh —bu,
vuku bulmayan meselelerin hükmünü açıklamak olup Ebu Hanife’nin metodu idi—
öğrenmiĢtir. Ahmed b. îsâ, fıkıh kitapları yazmaya giriĢmiĢtir. Zaten yaĢadığı çağ,
birçok meselenin Kitab, Sünnet ve Kıyas gibi delillere dayanılarak açıklandığı bir
devirdir. O, üzerinde durduğu fıkhı konulan, “el-Emâlî» adını verdiği kitabında
toplamıĢtır.
Zeydiyye mezhebinde ictihad, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere inhisar etmemiĢ, Hz.
Hasan’m soyundan gelen Ġmamlar da bu iĢe karıĢmıĢlardır. Çünkü Zeyd, hilâfeti Hz.
Hüseyn nesline mahsus olarak tanımamıĢ; onu, Hz. Ali’nin Fatıma’dan doğan bütün
evlâtlarına lâyık görmüĢtür. Hattâ o, bu vazifenin hakkını verecek olan her
müslümanm halife seçileceğini kabul etmiĢtir.
Hz. Hasan’ın soyundan gelen el-Kâsım b. Ġbrahim er-Ressî el-Hasenî, “Kâsimiyye»
denilen büyük bir fırkanın Ġmamıdır. Onun kıymetli görüĢleri, Hanefî mezhebine
vukufu ve bu mezhebden aldığı birçok meseleler vardır. el-Kâsmı, Hicrî 170 yılında
doğmuĢ, Medine yakınındaki «er-Ress» denilen yerde 242 H. yılında ölmüĢtür.
el’Kâsım’uı mezhebi ve çıkardığı hükümler, Zeydîlerin furü1 kitaplarında toplanmıĢ
olup bu mezhebin Yemen’de yayılmasında büyük bir rol’ oynamıĢtır.
el-Kâsını’dan sonra 245 H. yılında Medine’de doğan torunu el-Hâdî îlelhak Yahya b.
el-Hüseyn b. el-Kâsım, Yemen’de Ġmam olarak ortaya çıkmıĢtır. Bu sırada Yemen’deki
aklı eren insanlar, Yemenlileri bir araya toplayacak, bu ülkede yayılmıĢ olan
bid’atlarla, bilhassa, Karmatîlerle savaĢacak bir Ġmamın bulunmasını zaruri görerek, elHâdî’ye Ġmam olarak bağlanmıĢlardır.
el-Hâdî, hem cihad hem de ictihad yapan bir insandır. Onun cihadı Ģu iki hususta
olmuĢtur;
1 — Yemen ve çevresindeki ülkeleri birleĢtirmek. O, bu dâvasını kısmen
gerçekleĢtirmiĢtir.
2 — Çağında bid’at ve anarĢinin doğmasına sebep olan Karmatîlerle mücadele etmek.
Bu uğurda kendisi ve daha sonra evlâtları çok baĢarılı imtihanlar vermiĢlerdir. O,
Karmatîlerle savaĢırken aldığı bir yara neticesinde seve seve ölümü tadarak,298 H.
yılında Hakkın rahmetine kavuĢmuĢtur. Kendisinden sonra evlâtları, babalarının
baĢladığı iĢi sonuna kadar götürmüĢler ve kesin zafere ulaĢmıĢlardır.
Ġçtihadına gelince; bu, üç noktada özetlenebilir:
1 — Tatbikatı ihmal edilmiĢ olan hadd cezalarını uygulamak.
2 — VatandaĢlar arasında adaleti tam olarak sağlamak, Öyle id, «Verirken sizi
kendimden ileriye geçiriyorum, düĢmanlarımızla karĢılaĢınca da kendimi sizden ileriye
atıyorum» demek onun Ģiarı idi.
102
3 — Umumi olarak fıkıhla uğraĢmak. Bu konuda el-Hâdî’nin değerli görüĢleri vardır.
O, Zeydiyye mezhebinin esaslarını tesbit etmiĢ ve Hanefî mezhebinden bir çok
iktibaslarda bulunmuĢtur.
el-Hâdî’nin fıkhî görüĢlerini toplayan Ġmam en-Nâtık Bilhak (öl.424 H.) da, bir mesele
hakkında el-Hâdî’den rivayet edilen bir fetva veya bir hüküm’ bulunmadığı zaman, Ebu
Hanîfe mezhebine uyar ve bu türlü meseleleri onun mezhebine göre hallederdi.
El-Hâdî’nin görüĢlerine bağlı olan ve onları tedvin eden eil-Nâ-tık Bilhakkın, Hanefi
mezhebinin hâkim olduğu Taberistan’da bulunduğunu gözönüne alırsak, meseleleri bu
memleket için en uygun olan Ģekilde halletmiye çalıĢmıĢ olduğunu söyleyebiliriz.
el-Hâdî’ye bağlı olan fırkaya «Hâdeviyye» adı verilir.
el-Hâdi, Ġmam Zeyd’in mezhebinin bir kolu olan kendi mezhebini Yemen ve ona
komĢu bulunan yerlerde, Hicaz ve dolaylarında kökleĢtirirken, Deylem ve Gîlan
ülkelerinde de Hz. Hüseyin soyundan gelen Ebu Muhammed el-Hasen b. Ali aduıda ve
«en-Nâsıru’1-Kebîr” lâkabiyle anılan, bir hastalık sonunda sağır olduğu için «el-UtrûĢ
(sağır)» diye bilinen baĢka bir Ġmam bulunmaktadır. Bu zat, halkı müĢrik olan adı
geçen memleketlere hicret etmiĢ ve buraların halkını Ġslâm’a çağırmıĢtır. Davetini
kabul ederek islâm’a girenlere Zeydiyye mezhebinin esaslarını anlatmıĢ ve oralarda bu
mezhebin fıkhını yaymıĢtır. Bu fıkıhta müctehid olan en-Nâsıru’1-Kebîr, bir biri
ardınca süregelen baskı ve bir çok Ehl-i Beyt mensuplarının Ģehid edilmesinden sonra
sönmek üzere olan Zeydiyye mezhebini buralarda yeniden canlandırmıĢtır. En-Nâsır,
230 Hicrî yılında doğmuĢ.ve 304 H. yılında ölmüĢtür. Görülüyor ki o, el-Hâdî’den
daha önce ortaya çıkmıĢ ve ondaiı çok sonra 74 yaĢında ölmüĢtür. El-Hâdî ise öldüğü
zaman 53 yaĢında idi.
Bunların her ikisi büyük himmet, yapıcı bir siyaset ve kudret sahibi olan birer fakîh ve
bilgin kimselerdi. Onların çağında yaĢı-yan ve kendileriyle görüĢen yaĢlı bir zat Ģöyle
demiĢtir: «El-Hâdi’yi gördüm: o, büyük, iki yanı geniĢ ve uzun bir vadi gibi idi. EnNâsır’ı gördüm: o da, derin ve kükremiĢ bir deniz gibi idi.»
AnlaĢılıyor ki, en-Nâsır, Ġlim bakımından çok ihatalı, el-Hâdî de fıkıh bakımından
daha bilgili idi. Bu sebeple Ali b. el-Abbas; «el-Hâlidî Ehl-i Beyt’in fakihi, en-Nâsır da
âlimi idi» demiĢtir.
Bu tarihî açıklamalardan anlaĢıldığına göre Zeydiyye mezhebi hem Doğuya doğru,
hem de Batıya doğru, yani Hicaz, Irak, Yemen ve bunların çevrelerinde yayılmıĢtır. Bu
itibarla o, yayıldığı memleketlerin renk, örf ve geleneklerine göre ĢekillenmiĢ; fakat
yine de, birbirinden uzak kollara ayrılarak inkiĢaf etmesine rağmen, Ġmamları
arasındaki temas kesilmemiĢtir. En-Nâsır ile eĠ-Hâdî arasında, bunlardan sonra da bu
mezhebe bağlı olan bilginler arasında iliĢki devam etmiĢ, fikrî temas ve yazıĢmalar
sürüp gitmiĢtir.
Daha sonra gelen ve Zeydiyye fıkhını toplayanlar, bütün Ġmamlarının görüĢlerini
birbirine iyice meczetmiĢlerdir.
Önce de söylediğimiz gibi Zeydiyye mezhebinde ictihad kapısı her zaman açıktır.
Fakat ictihad, fer’i meselelerde yapılmakta, usûlde içtihada lüzum görülmemektedir.
Dolayısıyla, bu ictihad mutlak değil, ancak mezhebe göre bir ictihad’dır. Öyle anlar da
olmuĢtur ki, ictihad sadece mezheb içerisinde yapılmıĢtır174[37]. Sonrakiler, Ġmamların
görüĢlerine aykırı hareket etmemiĢler; fakat mezhebe göre ictihad yapan müctehidlerin

174[37] Mezhebe göre ictihad yapanlar müntesib müctehidlerdir. Bunlar, usulde mezhep Ġmamına bağlı kalırlar, fakat furû’da ona muhalefet
ederler. Mezheb içerisinde ictihad yapanlar ise, mezhebde müctehitlerdir. Bunlar, hem usulde hem de furû’da mezheb Ġmamına muhalefet
etmezler, ancak mezheb Ġmamının görüĢlerine dayanarak bir kısım fer’i meseleleri açıklarlar.
103
görüĢleri dıĢına çıkarak, duruma göre baĢka mezheblerin ictihadlarmdan
faydalanmıĢlardır.
Onlar, hem Ehl-i Beyt Ġmamlarının, hem de Ehl-i Sünnetin rivayet ettiği hadislerden
faydalanmak için daima açık bir kapı bırakmıĢlardır. Nitekim onlar, bütün
mezheblerden istifade etmiĢlerdir. Dolayısıyla Zeydiyye mezhebi, sadece îmam
Zeyd’in ictihadlarına dayanmayan birleĢtirici (elektik) bir mezhebdir.
Bu mezhebin muamelât’da Hanefi mezhebiyle birleĢtiği hususlar çoktur. Bunun sebebi,
Ebu Hânife ile Ġmam Zeyd’in bir arada bulunmaları, birlikte ilmî müzakereler
yapmaları ve Ebu Hanife’nin, Zeyd’in ilminden faydalanmıĢ olmasıdır. Her iki mezhep,
Mâverâ-unnehr’de birbiriyle karıĢmıĢ ve karĢılıklı bir hayli alıĢ veriĢte bulunmuĢtur.
Daha önce de söylediğimiz gibi, Zeydiyye fakihlerînin bir kısmı, kendi mezheblerinde
bir sarahat bulamadıkları zaman Hanefi mezhebinden 175[38]yararlanmıĢlardır.176[39]

Burada Paylaşın.

Hakkında islamvehayat

Bunlara'da Bakınız

Eş’ari Mezhebi

Ebu’l-Hasen el-Eş’ârî’nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu “Eşâ’ira” gelir. Eş’ariyye ismi, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir